26 Ekim 2008 Pazar
Bir Güzel Gezi
saat:22.36
Hadi beraber bir yolculuk yapalım…
Benim üzerimde bir tatlı yorgunluk var,onu size de bulaştırayım…
Mekan Ankara’dan yaklaşık 90 km uzaklıkta olan “Beypazarı”
Hikayeyi başa saralım,tutalım hikayenin bir ucundan,bir ucunu harfler alıp götürsün…
Günlerden Cuma…
Ankara’yı bana en manidar hale getiren arkadaşlarımdan biri “Şerife”,ısrarla okulun ekonomi topluluğunun düzenliyor olduğu geziye gidelim dedi.ekonomik durumumun baya kötü olmasından kaynaklanan sebeplerden dolayı “şuraya gidelim buraya gidelim” tekliflerini red ettiğim bir sıraydı aslında.ama kendi çapımda kandırıkçı cümleleri kurmuştum bile:
*vizelerden önce değişiklik olurdu
*beypazarına gitmemiştim
*şerifeyi kıramazdım
*29 ekim nedeniyle tüm sınıf haftaya evine gidiyordu, koskoca bir sıkıcı hafta beni bekliyordu
*param biterse ablama başvururdum
*içim gidiyordu
Efenim bu kadar bahaneye kim dayanırdı ki…
Kayıt olduk vs.
Gezi hemen diğer gündü zaten.eski dönemlerdeki gibi (bknz:lise,ortaokul gezileri) heyecan,ah ne giyeyim bilmem ne de yoktu.ben gezi kısmına geleyim hemen
Gezi otobüse binmekle başlamıştı zaten.
Ben yolculukları çok severim, gezilerdeki yolculuk kısmı da en zevkli kısımlardan biridir bana sorarsanız…her ne kadar otobüste tanıdığım kişi sayısı 3’ü geçmese de eğlenceliydi yolculuk kısmı.oyun havaları,hareketli parçalar çaldı mı her gezideki gibi?evet.oynadım mı?hayır.ama çevrenin eğlenmesi,benim sadece el çırpmam dahi beni eğlendirmişti.sıcak ortamda ısınmayan nesne olur mu?olmaz.öyle işte…
Bir buçuk saatlik bir yolculuktan sonra Beypazarı sınırları içerisine girmiş bulunmaktaydık.
İlk uğrayacağımız yer Hıdırlık Tepesi idi. tüm beypazarını ayaklar altına alan harika bir manzaraya sahip tepede durup o huzur dolu tabloya dalmıştık bir süre sonra.(bilmeyenler için Beypazarı evleriyle ünlüdür).tepeden o güzelim yapılara baktık.
şerifeyle kendimize ev seçtik,şu ev benim şu ev senin olsun diyebelki bir gün yine yolumuz düşer de seçtiğimiz evleri yakından izleme fırsatımız olur diye de söyleştik…
tepenin ortasında küçük bir yapı vardı,camları kırılmış,kullanılmayan,tozlu bir şirin yer.düzenlense ne güzel olurdu diye bir güzel de hayal kurduk,şerifeyle benim küçük cafemiz olacaktı…adı…
sonra biz tepeye doyamadan (“oyunun en güzel yerinde zil çalınca üzülürdük ya…” hesabı) oradan ayrılacağımız söylendi…Beypazarı halkevi,alaaddin sokak ve birkaç tarihi Beypazarı evini gördük.belli bir süre toplu dolaştıktan sonra çarşı içi için bize belli bir dolaşma süresi verdiler.şirin dükkanları,takıcıları,Beypazarı kurusu satan küçük fırınları es geçiyorum,bildiğiniz turistik mekan çarşıları gibi renkli,cıvıltılı idi…bizim yüzümüzde hiç kaybolmayan bir gülümseme,arada doruk yaşantıdan kaynaklanan heyecan dolu iç çekişler…
dolaşırken benim tepedeyken seçtiğim evin yakınlarında olan bir evi gördük ve hemen koşar adım merakla ilerledik,birkaç dk sonra “benim olsun” dediğim evin tam karşısında duruyordum.çocuklar gibi şen olduk desem “çocuk musun?” mu dersiniz?ama öyleydim,öyleydik…zıplama ve küçük çığlıklar fırlattık etrafa:)bu sesler fazlaca olmuş olmalı ki iki katlı evin her katında birer kişi peyda oldu,tabi beraberinde ağzımızdan açıklama yapan cümleler döküldü:)sonra “evim”in önünde fotograf falan çekindim…
”kim bilir belki bir gün gerçekten benim evim olur” diye geçiriyordum içimden o sokaktan ayrılırken…
kim bilir?
O sokağın sonunda değişik ama pek eski bir otomobil gördük sonra,her şeye “o benim olsun” diyen ikili vardı ya onlar yine “o bizim olsun” diye bir cümle bıraktılar atmosfere…
Sonra “yaşayan müze”ye gitmek üzere yol kenarına konmuş tabelaları izledik,tam geldiğimiz anda çok sevdiğim bir arkadaşımla karşılaştım
Neydi bugün?
Doğum günüm falan mı?
Sürprizler, mutluluklar gırla!
Tabi ben yine şaşkın ben yine heyecanlı ben yine deli ben yine mutlu mu mutlu:)
Yaşayan müzeyi hiç anlatmayayım gidin kendiniz görün;)
Eski bir evi yaşatmışlar ,benim sözcüklerimin kifayetsiz kaldığı o nokta var ya işte tam orada…
Yaşayan müzeden çıkarken ne çok sürprizle karşılaştığımızı söyleyip yine gülüşüyorduk ki şerife’nin seçtiği evi gördük.o evi görme ihtimalimiz pek uzaktı ; çünkü şehrin yukarı taraflarında kalıyormuş gibi görünüyordu tepeden,sanki tepenin ucundaymış gibi…ama gördük işte:)
bizim ruh halimizi anlatmayayım ben denden koyun gitsin:)
İlerleyen dönemlerde gümüşçüler çarşısı,maden suyu işletmeleri gibi yerleri gördük…
Gezi bitmişti,en azından bizim elimize verilen program şablonu öyle söylüyorduotobüsümüze bindiğimiz anda “bizim olsun”dediğimiz otomobil geçti yoldan.yorum yok birbirimize anlamlı bakışlar fırlatıp güldük biz yine…
Neyse belirli bir süre sonra otobüs dağlık bir alanda durdu.
Orada bir süre kalındı,ateş yakıldı,şarkılar söylendi…
Tatlı gezinin son otobüs yolculuğuna başta yine oyun havaları ve oynama potansiyeli olan insanlar ev sahipliği yapıyordu.belli bir süre sonra oyun havalarının yerini slov diye adlandırılan tür,oynayanların yeriniyse oturan, yer yer hüzünlenen insanlar aldı.
Ve bitti o güzel gün…
Üzerimde yorgunluk var…
Tatlı bir yorgunluk…
Mutlu bir yorgunluk…
Hayatıma bir “iyi ki yapmışım” daha ekledim…
Sanki bugün benim mutlu olmam isteniyordu…
Ve mutluyum:)
Bir “şükür dolu cümle” bıraktım atmosfere,o ulaşacağı yeri bilir…
Kalın sağlıcakla…
not:pek yakında nacizane fotografları ekleyeceğim;)
20 Ekim 2008 Pazartesi
bilinmezliğin eşiğinde

balkona çıkıp soğuğu hissedinceye kadar etrafı seyretmeyi
sonra en sevdiğim hırkamı sırtıma geçirip pencere kenarına kurulmayı seviyorum.
Ben etrafı seyrederken görüş alanıma giren güvercinleri…
Soğuğu sevdiren mis kokulu kahveleri…
Kahveye eşlik eden güzel kitapları, dergileri…
Fonda çalan müzikleri…
Tüm bunlar oluyorken odada yalnız olmayı…
Ara ara pencereye bakıp "dışarıyı göstermeyen hayaller" kurmayı…
Daldığımı fark edip kendi kendime gülümsememi seviyorum.
Birçok eksik varken hayatta, hala umutla o anın keyfini çıkarmayı seviyorum...
Vakit o vakit,mekan o mekan…
Mevsim sonbahar…
İçimde bir cıvıltı
İçimde bir huzur
İçimde bir hüzün var…
Tezatların ortasında mutluyum.
Anlamsız belki ama umutluyum…
Hüzünlü ama umutlu.
Yalnız ama mutlu.
Düşünüyorum…
(insan yalnız kalınca ne yapar ki başka?)
Son günlerde en çok düşündüğüm kelimeyi düşünüyorum:
"Fırsat"
Biraz evvel izlediğim filmde de bu konuya değindi sevdiğim bir karakter:
“Fırsatlar Paris gezisi gibidir, onu çok beklersin ama çabuk geçer.Doğru zaman gelince hiç tereddüt etmeden çitin üzerinden atlamalısın…”
Soruyorum bu kez…
Doğru zaman mı şimdi?
Eksiklik var deyip oturmak, ne bileyim oturduğun yerden umutlu olmak doğru mu?
Bir fırsat mı var önümde değerlendirilmeyi bekleyen?
Bir yol ayrımı mı var önümde bir daha ayrılmayan?
Geri dönüşü olmayan bir yol mu var?
Doğru olduğuna inandığım şeyler bir daha karşıma çıkmaz mı?
Kendime dönüyorum sonra…
Ne zaman mücadele ettin hayatla?
Olumsuzluklar çıktığında karşına ne zaman "dur" dedin?
Ne zaman ışıksız bir yolda karşıya geçmeye çalışan cesur insan sen oldun?
Birkaç “hiç” daha ekledim yanıtlarıma…
Gururdan mı bu duruş yoksa mantıktan mı?
Korkaklık mı, doğru olan mı?
Bazen duygularımı çözemiyorum.
Gemici düğümünden beter diyorlar ya ben hiç görmedim o düğümü,
Bilmem.
Ama bir düğüm var hayatımda.
Ve şu an ben o düğümü çözebilecek son kişiyim.
“Fırsat bu fırsat”sa beklesin.
Ben fırsat mı onu bir bileyim.
15 Ekim 2008 Çarşamba
bitti mi?
mail gelmiş.
unutmuşum oraya üye olduğumu.
seninle ne alaka diyen var ise bir geçiş yapma düşüncesinden doğan üyelikti bu.
nerededir nasıldır okumak vs bir bakınmıştım.
ama iptal oldu.
kalacak yer,okul,ulaşım problem olmayacaktı.
ama vazcaydım ben.
bilen bilir istanbul sevgimi.
bitti mi?
bilmiyorum.
bu arada toplu mailleri okumuyorum.
atmayın diyorum.
atıyorlar.
birkaç kez ben de attım.
ama ilgimi çekmişti.
slayt göndermeyin bana.
powerpointle aram yok.
bu hafta sık sık dedim ki
(hiç yarım saat boyunca o orjinal kitap kapak ve isimlerine baktığınız oldu mu?)
*kitap okuyamıyorum neden?
*insanları tanımanın yolu otobüse binmekten geçer...
*cadıların macbeth'ine gidecek bir babayiğit aranıyor.
*içimde feci bir yazmak isteği var.
...
daha birçok şey dedim ama bunlar bariz olanlar galiba.
bu arada şu tiyatro muhabbeti bütün sınıfı aldı götürdü..ben birkaç kişiye demiştim gidelim diye şimdi 10 kişiyi aşkınız galiba...
ama biletleri alacak,gününü ayarlayacak ve hoşa gidecek tiyatro bulacak ben olduğum için gerginim biraz.
herkese bilet bulmak zor
herkesin beğenisine hizmet edecek tiyatro bulmak zor
herkese günü ve zamanı uydurmak zor.
ama talep hoş.
birlikte bir şeyler izlemek hoş.
paylaşım hoş.
hayırlısı.
bir de cadıların macbeth'ine gidecek birini biliyorum ama
ona bunu söylemek şu an her şeyden zor.
11 Ekim 2008 Cumartesi
ilginç bir gün
neredeyse ben ne olmak istemişsem çeşitli şekillerde bu işin,bölümün ya da lisenin kötü yanları belirtilmiş ve sonuna bir "sen bilirsin yine de..."cümlesi eklenmiştir.aklıma gelen şöyle bir engellenme listesi var...(bunlar hayal değil önüme gelen fırsatların değerlendirilmemesi idi)
*dil bölümüne gitme konusunun ablam tarafından kapatılması
*güzel sanatlar lisesine gitme fırsatımın tepilmesi
*iç mimarlıkta okuma düşüncesinin bloke edilmesi
*mühendis olma isteğimin geri tepilmesi gibi...
öğretmen lisesi çıkışlıların %90 ının istemediği ama %90 ının yerleştiği öğretmenliklerdi ailemin istediği yer...tıp,eczacılık da isterlerdi elbet fakat puanımız ona yetmemişti.
"öğretmen olma fikri" bölümü kazandıktan sonra yerleşen bir düşünce olunca haliyle pek sıcak gelmiyordu bana.belki güzeldi ama "monoton"du ...saf bilimdi o,ona beni katamazdım.
bu bir edebiyat,türkçe ne bileyim resim öğretmenliği olsaydı belki öğretmen olmak isterdim,matematikteyse olan biteni anlatmaktı her şey.
bölüme başlayınca hem arkadaş hem üniversite yönünden "öğretmenlik"ten soğumuştum epey...
ailemi vegelecek kaygımı hesaba katıp devam etmeye karar verdim bölüme...
"başka bir meslek istiyorsam okul bitince tekrar hazırlanırım"dedim.
nasılsa hayat uzundu(?)
yaz boyu grafik tasarım bölümünü düşündüm,photoshopla ilgili netten dökümanlar bulup resimlerle oynamaya çalıştım.
fakat tekrar okuma fikri çekici gelmemeye başladı yaz sonuna doğru.
hem bölümü kazanmak için biraz resim yeteneğinin olması yetmiyordu(g.s.lisesi mezunlarını düşününce benim şansım pek azdı) hem de matematik öğretmenliği fikri çekici gelmeye başlamıştı...
yazın 2-3 kişiye ders anlatma sürecinden geçtim.
ne bileyim yararlı olduğuma dair sözler işittim.
anlatırken de kendimi kaptırdığımı,bir konuyu karşıdaki anlamadan geçmediğimi,"severek"yararlı olmaya çalıştığımı farkettim.
bu işi yapmaktan zevk almayacağımı düşünmüştüm.
zevk almayınca yararlı olamayacağımı...
yararlı olamayacaksam da yapmamamın en doğru şey olduğunu...
ama değişti işte her şey.
monoton değilmiş.
en az 25 ayrı dünya aynı ortamdayken "mono" sözcüğü hangi cümlede yer alabilir ki?
bu yıl dersimize giren ve işine hayranlığını şöyle tanımlayan tatlı insan kadar olamam belki...
o demişti ki:
"en çok sevdiğim şeyi yapıyorum,bir de her ayın sonunda bana üste para veriyorlar,var mı böyle bir iş daha?"
o kadar aşkla şevkle istemiyorum öğretmen olmayı;ama zamana bırakıyorum bunu...
yapmadan bilemem de mi?
önyargılarla yaklaşamam işime?
öyle işte...
böyle bir karar verince grafik tasarım ve resim kursuna kaydoldum bu yıl,sevdiğim şeylerle uğraşmak istiyorum zaten ben,para almak değil amacım...
"işim olsun" değil,"o işi yapayım"
bugün ilk grafik tasarım kursuma katıldım.
gerçi hep yanlış sınıflarda 10 ar dk geçirdikten sonra kendi sınıfıma ulaşabildim ama olsun(işin rezillik kısmını geçiyorum:p )
güzeldi ders işte çok şirin bir öğretmenimiz var,sınıftaki atmosferden de memnun kaldım:)
ve yeni haber teneffüste iki kız yanıma geldi ve bana bir teklifte bulundular:)
bir dergi çıkarıyorlarmış bunlar,ilköğretim seviyesinde...
üni öğrencilerinden oluşan 7-8 kişilik bir grupları varmış.
kursa da "derginin tasarımını kendimiz yapalım" diyerek başlamışlar.
bana da "katılmak ister misin?"diye bir soru yönelttiler bir tanıtımdan sonra. (okuduğum bölümü fln anlatmıştım derste ona dayanaraktı teklif)
*para işin içine girmeden yardım amaçlı bir dergi.
*arada okullara gidip öğrencilerle ilgileniyorlarmış ve hastanelere giden bir grup da mevcutmuş...
*amaç eğlenmek ve ihtiyacı olanlara sosyal destek.
*"hem işim için de iyi olacak"diye düşündüm.
*kendi yazdığım soruların çıkacağı çok yönlü bir dergi:)
*birkaç çizimimi görüp dergide bunlara da yer verebileceklerini de söylediler.
veee biraz evvel ilk toplantıma katıldım:))
çok sıcak bir grup vardı karşımda...
sanırım bu benim için yeni bir nefes olacaktı...
ilk defa böyle bir şeye katılıyordum...
ve yapacak daha önemli bir işim yoktu:)
öyle işte...
bana bu kadar çabuk karar verdirten bir şeye gönül rahatlığıyla başladım.
haydi bre hayırlısı;)
bul-amaç
“Karışık”
Biri bana bu kelimeyi tanımlayabilir mi?
Her şeyin dağınık orada burada olması mı?
Neyin tam olarak ne olduğunun bilinmemesi mi?
Bilinen yolların ortada olması ama sizin veremediğiniz kararlar mı?
“Follow the light” diye bir şarkıyı dinliyorum şu an.
İnsanın “where is the light?” diyesi geliyor.
Hayır, bu karamsar bir cümle değil.
Merak konusu olan bir soru.
Yani belki de ışık diye beklediğim şey çok büyük bir şey değil, güneşle yıldızlar gibi belki, her gece orada durup bana bakıyorlar ama ben sabahı umuyorum.
Kocaman bir güneşe(sanki küçüğü var)çıplak gözle bakmaya çalışıyorum.
yani belki dönüp bakmam lazım gelenler benim olağanlaşanlarım da ben farkına varamıyorum.
belki de tam olarak takip etmem gereken yoldayım???
Olamaz mı
???
“Karışığım” diye bir cümle kuruyorum bugünlerde.
Baştaki sorular da bu tanımlamayı destekler niteliktedir herhalde.
Karışığım…
Çünkü;
Ne istediğimi bilmiyorum.
Sabahları amaçsız ve gayet umursamaz uyanıyorum.
Her olan biteni ya da olmayanları sanki hep oluyormuşçasına algılıyorum.
Duygularıma anlam veremiyorum.
Bir gün x olan şeyin bir sonraki gün, hatta bazen aynı gün içersinde y ye dönüşmesini şaşkınlıkla izliyorum.
Dahası ne yapmam gerektiği konusunda bir fikrim de yok.
Sanki değişiyorum.
Değişmekte olduğum ben hoşuma gitmesi gerekirken bazen “bu kadar değişmiş olabilir miyim?”diyorum.
Ama tam böyle düşünürken,
hani filmlerde olur ya arka profilden gözüken, masa başında oturan şahıs aniden sandalyesiyle dönüş yapar ve sürpriz!
Eski ben???
Değiştiğim fikrine kapıldığım sıralarda da değişmediğimi gösteren ben arkasını dönüp o tanıdık yüzünü gösteriyor.
Karışıyorum.
Arap saçı oluyorum.
Ve karışıklık öyle bir duygu ki çözümler de karışık.
Sen karışık oldun mu nasıl sağlıklı karar verebilirsin ki?
Ya oturup beklersin “ne olacak?” diye…
Ya da girersin bir yola.
Ya olmadığın bir seni kabullenirsin ya tıkanırsın pes edersin bir yerde ya da bulunursun olman gerekende…
Bak bu bile çok karışık.
Bulamaç oldum.
9 Ekim 2008 Perşembe
şarkı ismi söylemeden istek yapmak
gidilmek,okunmak,alınmak istenen bir şeyler birikti açıkçası ;)
tiyatro içeriği...
*shakespeare'nin Macbeth'ini okuyanlar mesela "Cadıların Macbeth'i" adlı tiyatroyu kaçırmak istemezler,benim gibi:)
24.10.2008 tarihi itibariyle oynanacak oyuna ev sahipliği yapan Akün sahnesi.
daha ayrıntılı bilgi almak isteyenler şu adrese buyursun:
http://www.devtiyatro.gov.tr/eser/eser1603.asp
*
" Özet :Bir delinin değil, deliren bir adamın hatıra defteri…" diye bir içerik belirtilen "Bir Delinin Hatıra Defteri" adlı tiyatro da dikkatleri üzerine çekenlerden.
*Koku romanının yazarı Patrick Süskind'in pekçok dilde oynanan oyunu Kontrabas da ilgimi uyandıran oyunlardandı.(ben romanı okuyanlardan değil filmi izleyenlerdenim bunu da belirteyim.)
gelelim ilgi çeken kitaplara...

*Kafka'yı bana sevdiren "sevgili milena'ya mektuplar"ın milena'sını anlatan bir kitap...
(Benim okuduğum kitapta Milena'nın birkaç mektubuna yer verilmişti.bu mektuplar,yukardaki kitabı çeviren kişi tarafından sağlanmış bunu da öğrenmiş oldum..ve kitabı okuma isteğim artış gösterdi)
*kütüphanede sadece ingilizcesine rastladığım,türkçesine bir türlü ulaşamadığım "Aşk ve Gurur" adlı romanı da almak farz oldu artık.Filmini 3837489573485 kez izlediğim düşünülürse kitabını sevmeme olanağımın olmadığını düşünüyorum.
"Mesajınız Var"ı da her izlediğimde kitaptan bahsetmiyor mu..."Almak farz oldu" cümlesini yenileyelim.
*Milan Kundera-Gülüşün ve unutuşun kitabı" na rastlayamadım ama yazarın diğer kitaplarına rastladım bugün Dostta.nerdeyse hepsinin arkasında geçen bu "gülüşün ve unutuşun kitabı'nın yazarı" ibaresini görünce okumak istedim efenim.daha önce nereden duyduğumu hatırlayamadığım bu kitabın yazarına rastlamak beni şaşırtmakla beraber okuma isteği uyandırdığını söylemeden geçemeyeceğim.
*ve son olarak alma veya okuma isteği uyandırmasa da görünce beni gülümseten şu kapağa yer vermek istiyorum.
10 kuruşu birinin unuttuğunu zanneden ilk ben miyim acaba?

"söylenecek çok sözüm vardı,hepsi yarım kaldı" hesabı aslında söyleyecek çok şey birikti 5 günde.
bir başka zamana ertelemek daha hayırlı olacağı kanısındayım pek alakasız oldukları için.
kalın sağlıcakla...
5 Ekim 2008 Pazar
Gömü
Bazı şeyleri içime o kadar çok atıyorum ki bazen onların artık yok olduğunu düşünmeye başlıyorum.Kendimi tam bu duruma alıştırmışken en olmadık zamanda "hala bende" olduklarını kavrayınca da ne bileyim bir tuhaf oluyorum...bu tuhaflık bazen fazlaca bir mutluluğu getiriyor bazense bir yenilgi sonucu oluşan hüznü...
bazen de yeni başlangıçlara dair umudu silip süpürüyor.
Bazı şeyler elinde olmuyor buradan çıkan sonuç.İçindeki kelime "vazgeçilmez"se o "vazgeçilmezin" oluyor.
vazgeçme çabalarınsa boşa çıkıyor.
ne derdi bir yazar"silmeye çalıştıkça sabitleşiyor..."
ya da başka biri "her şey geçmişte kalıyor ama hiçbir şey geçmiyor"
Belki de belirli duyguların zamanında yaşanması lazımdır,içine gömmenin lüzumu yoktur.zamanı geldiğinde kendiliğinden çekip gidecektir.
ama o gidişleri de içine sindiremediğinden gömersin sessizce.
sende bulunsun ama kimse bilmesin istersin.
unutursun belki zaman zaman ama bir şekilde ya bir rüyayla,ya bir şarkıyla ya da ne bileyim bir kelimeyle,yağmurla çıkar gelir...
o ana kadar kendini kandırdığını,hala aynı basamakta inatla durduğunu görürsün.
şaşar kalırsın kendine "hangi konuda böyle inatlaşmıştım?" diyerek...
bu duyguları otobüsteyken hissettim yine...
ortalıklarda gözükmeyen o şey geri dönmüştü şu şiiri okurken...
çok öncelerden okuduğum ve okurken "bunlar benim cümlelerim olsun"dediğim bir şiirdi...
Eskimezsek, eksilmeyiz.
Bilinen her şey, dudaklarda döndükçe ve dolandıkça akıllarda
Çoğalır-azalır, yontulur-yamanır, asıl sahiplerinden uzaklaşır
Ve kötüce kaybeder aslını.
Eksilirsek, eskiriz.
Duyulursak, örselenir sesimiz ve görülmelerle hırpalanır bakışlarımız.
Yazılanlar okunsun,
Yazan bilinsin ama yazılan
Gölgelerden kara perdelerle örtülsün,
İçimin dışıma vurmadığım ezgisinde gizlensin,
İmgelerden anlamlı kelimelerle yalnızca bende,
Saklımda kalsın.
Bilirsen, bulunursun.
Bulundukça sen, kaybım olursun.
p.s:Resim şiirin bulunduğu minik defter...
Şiir de Kahraman Tazeoğlu'nun Susacak Var adlı romanından alıntı...
4 Ekim 2008 Cumartesi
%80 in altındaki ben
nedense kişilik testleri bana hep zevk vermiştir,ne bileyim "aaa evet ben buyum" deme isteğinin üzerimde bıraktığı etki galiba bu.
kendime tam uygun bulmadığım ama çoğu yerinde "evet evet" dediğim test sonuçlarıysa şöyle:
Ruh Hali:Rahat
Zevk seçimin değerlerine bağlı olduğunu gösteriyor. Aile her zaman önceliklidir ve onlarla vakit geçirmeye asla doyamazsın.Limitsiz hayalgücüne sahip maceracı birisin. Tamamen hayalperestsin, boş vakitlerinde bolca düşünürsün.Güzellik anlayışın genelin çok dışında.Müzikte her zaman yenilikler peşinde koşan iyi bir dinleyicisin. Senin için konserlerin yerini hiçbir şey tutamaz.Sanata bakış açın oldukça klasik. Tarihe ve yüzyıllar boyunca yaşayan eserlere özel bir ilgin var. Gerçek sanatın zamana direnebilen olduğuna inanıyorsun.
Eğlence:Firari
Tatilde deneyimi her zaman konforun önünde tutuyorsun.Gittiğin yönü tayin etme özgürlüğünü seviyorsun.Tutkularının sana yön vermesini seviyorsun.Muhtemelen yalnız vakit geçirmekten zevk alıyorsun, içgüdülerin ve merakın seni bütün dünyayı keşfetmeye zorluyor.Gündelik yaşantından uzaklaşmayı seviyorsun. Güneş, hayatın yavaş akması sana keyif veriyor. Hiçbirşeyin keyfini kolayca kaçırmasına izin vermezsin.
Alışkanlıklar:Alışkanlık Yaratığı
Her ne kadar sağlıklı yaşam fikrini desteklesen de, iyi bir gün geçirmen için yapman gereken vazgeçilmezlerin var. Bunlar senin rutinlerin. Tam bir alışkanlık yaratığısın.Evinde modern ve cool bir zevkin var.Fonksiyonel olması yetmez, evin de senin kadar tarz sahibi olmalı.mmm.. kafein..sakinlikten ve alışkanlıkların keyfinden hoşlanıyorsun. Bazen devam etmek için ekstra bir desteğe ihtiyaç duyuyorsun . Onsuz ne yapardın ?
Aşk:Dokunmatik
Senin için aşk sonsuza kadar süren bir bağlılık demek. Bağlanma fikrinden ve o mutlu günün düşüncesinden bile hoşlanıyorsun.Senin için özgürlük kıyafetlerinden kurtulup doğanın kucağına atlamak. Kendinle barışıksın ve her zaman ilk harekete geçen olmaktan çekinmezsin...
p.s:testlenmek isteyenler şöyle buyursun http://www.visulog.com/
amma velakin
okulun mayısın 22 sinde bittiğini düşünürsek yaklaşık 4 aydır tatil havasındaydım.
hala hazırlanmamış bir valiz ve neyin nerede olduğunu bilmeyen bir ben varken ortalıkta bu 4 aylık sürenin pek çoğunun tembellik yaparak geçtiğini söylesem kimseyi şaşırtmam herhalde. nedense finallerden ve yolculuklardan birgün önce kendime olan bütün güvenim gelir ve kendimi dünyanın en hızlı ve en zeki ve en pratik insanı gibi hissederim.
bu hissetmek sizi kandırdıktan sonra "zorunluluk" kelimesine doğru yol alır.
ben o birgün önceleri boş boş geçirdikten sonra diğer gün "en hızlı,en pratik ve en zeki" olmak zorundayımdır çünkü.
o yüzden içim gıcıklansa da bir yanım rahat ol sen süpersin diyor.
"sabahın köründe kalkmayı planlayıp 10.00 a kadar her şeyini tamamlamış,kahvaltısını yapmış,hazırlanmış olma" düşüncesini içinden geçirecek kadar süper!
her neyse "naaptın bugün elin armut mu taşlıyordu" demeye yeltenenler içinse söyleyeceklerim:
sabah kalkılır,el yüz yıkanır,kahvaltı yapılır
nedir bu ilkokul blogu mu diyenlere gülünür:p
neyse ciddiyim gülse birsel kadar8-)
yolculuklarımdan birgün önce(herzamankigibi) benim canciğerkuzusarması arkadaşlarım bir plan yaparlar ve buluşmaya gidilir.
"ben daha hazırlanmadım" naraları atılsa da dinlenmez.
eve umulandan 3 saat sonra dönülür.
yemek yenilir.
hali hazırda büyük bir aile meselesi vardır.
ve evde bekleyen bir doğum günü çocuğu.
pastalar alınmıştır sorunun içinde mutlu bir kutlama planlanır fakat sürpriz yapacağım derken kaş göz çıkarılır.
mumları üfleyen doğum çocuğu gözyaşları içersinde salonu terkeder.
çocuk deyip geçme sorunları vardır onun da.
her neyse yanlış anlaşılmalar düzeltilir.
çay vs içip konuşulur gülüşülür.
son tablo gözden geçirilir.
arada pc başına gelip mp3 doldurulur.
sonra doğum günü kardeşime üslü sayılar anlatılır.
esnemeler arasında verim alınamaz bırakılır.
istenilen dvd ler ablama yapılır
ve o da ne gün bitmiştir.
vakit gece yarısını geçeli asırlar oluyorken bir bloga bu notlar düşülür.
kapanış.
bana iyi yolculuklar.
p.s:yakınımdan uzağıma sarkıntılık eden bir muavine daha çatmamak umuduyla...
3 Ekim 2008 Cuma
saklan
Gel sen tut…
Fakir nakaratlarımın içine bağdaş kur
Kaybettikçe seni, bulunuyorsun içimde
Neden yoksun?
Deliydim aradım eskilerde
Nereye gitsem kendimi buluyorum
Kendimin içinde seni
Saklan içime
Bulamayayım bendeki seni
04.32 am
18 temmuz 08
p.s:birkaç hafta önce bulmuştum bunu(yazdığımı bile unutmuşum),ekleyecektim buraya yine unutmuşum...öyle işte.
bulunsun istedim.
"okul" değil "üniversite"
hem benim için "okullar" ın aynı anda açılması diye bir şey yok hem de o eski heyecan yok.
hatta üniversiteyi okuldan bile saymıyor olabilirim.
gelecek kaygısıyla arada bir uğramak zorunda kaldığım mekan olarak tabir etsem fazla mı acımasız davranmış olurum?
aslında ne sınıfa ne de okula ısınmaya kalkışmadım hiç.
ama bir şey olmalıydı ısınmayı ateşleyecek onu da bulamadım.
o mekana girince "ben de buranın bir parçası olayım" diyemedim.
bölük pörçük arkadaşlık ilişkileri arasında "ay canımlar,cicimler..vs"
sanki samimiyetsiz bir zorunluluk ilişkisi üniversite hayatı.
birçok kişi "belki işim düşer" kaygısıyla birbirine selam veriyor,kıytırık bir naber diyor...
kimse kimseyi tanımaya kalkışmıyor zaten,bilmem ne yurdunda kalanlar grubu,bilmem nerde kalanlar grubu,evde kalanlar grubu...diye uzayan bir listenin arasında "şeyy,ben bir gruba dahil değilim de sizin gruba şöyle bir baksam da..." diyemiyorsun.
okulun ilk 2 haftası oluşan gruplar eksilme,yer değiştirmelerle oturuyor ve sen açıkta kaldıysan harika biri olmadıktan sonra yerinde kalıyorsun.
söyelememin lüzumatı olmasa gerek:
ben o harikalardan biri değilim.
gerçi birkaç arkadaşım var sayın okuyucu.o kadar da kötü durumda değilim ama bu arkadaşıkların beni dostluğa sürükleyeceğinden emin değilim.
misal bir arkadaşımın yakın arkadaşı beni ondan kıskanıyor,ne zaman selamlaşsak iki çift laf etsek araya sızıyor,onu götürmeye çalışıyor...:)başta o arkadaşla yakınlaşmak üzereyken bu 3.şahsın geldiğini ve bu durumlara dayanamayıp meydanı ona verdiğimi söylememe gerek yok sanırım.
komik artık böyle şeyler.
(çocuk gibi olduğunu kabul eden,olgunlaşamadığının farkında olan birine bile komik geliyor.)
neyse,ya insanlar arkadaşlığı çok hafife alıyor,yüzeysel geçiyor ya da sorun bende,ben pek önemsiyorum.
beklentim fazla değildi aslında ama 51 kişiden bizim hesabımıza bir dost adayı düşmedi.
şimdi arkadaşsız da üniversitenin ne kadar tadı olabilir ki?
seni anlamayan insanlarla hangi duyguları paylaşabilirsin?
...
böyle böyle bir sürü şey yüzünden okula gitmeyi istemiyorum.
bu fikir beni hem olmaz hayallere hem de bitmez kaygılara sürüklüyor.
ama arkadaşlık zorlamayla olmaz
"hadi benim arkadaşım ol"larla da olmadığını bildiğimden kendiliğinden gelişen bir dostluğa mendilimi serdim bekliyorum.
yakında Ankara yolcusuyum diye kafama gecenin bu saatinde takılanlara bak.
ama tüm bu olumsuz yazıya rağmen içimde nedenini bilmediğim bir mutluluk ve umut var.
"her şey yoluna gireeeer" diyen cümleler var bir sürü.
itirazım da yok.
Noraliya'nın koltuğu
Peyami Safa-Matmazel Noraliya'nın Koltuğu
ne zaman umutlu olsam aklıma bu bölüm geliyor.
gece gece aklıma geldi işte.
1 Ekim 2008 Çarşamba
hayat bayram!(olsa)
düşününce bir yıl öncesi bende hafif bir burukluk ve özlem bırakır...
kötü günleri değil de olaylar karşısındaki toyluğumu,ne bileyim bir derece büyütülmüş çocukluğumu anımsar yüzüme bir gülümseme düşürürüm.
eski bayramlar da böyle galiba...
değişen dünyada değişen bakış açımız...
bir yaş olgunlukla ve belki de bıkkınlıkla çerçevelenmiş gözlüklerle bakmak eskiye.
eski hep güzel gelir bana.
eski evler
eski şarkılar
eski eşyalar
.
.
.
eski bayramlar da bu kervanın yolcusu.
benim eskim bana güzel geliyorsa benden eskinin eskisini tahmin edemiyorum tabi.
en eski insanın bayramına bir ekran koysalar izlemeye doyum olmaz o zaman.
aslında o eski insan "biz" olmayınca fazla da önemi kalmıyor galiba bir eski bayramın.
her neyse.
bugün daha hastaca ve halsizceyim.
soğuk algınlığı etkisini iyice gösteriyor.
ama bayram havası var hala.
"büründüğü battaniyenin altında kitap okuyup burnunu çeken ben"de bile var.
o kadar eskiye gitmeye gerek yok yani.
on yıl sonra hayali bir pencereden bugünü anımsayıp "ah o eski bayramlar" demiyeceğimi kimse garanti edemez:)
ah o eski bayramlar,
hani şu yataklarda şeker yerine ilaç ile beslendiğim,kahve yerine ot çayları içtiğim günler!
:p
hep demişimdir(ya da demişlerdir) yine diyorum.
"dünle yarını düşünürken bugünleri harcıyoruz" diye
nostalji yapmadan,"yarın ne olur" demeden ağız tadıyla geçirdiğimiz bir bayram gelmiş kapıya dayanmış.
geçiyor bile...
nasıl olursa olsun,ne değişirse değişsin değişmeyen bir şey var:
"bugün bayram"
mutlu olup,mutlu etmeye çalışalım.
"hayat bayram olsa" cümleleri boşuna kurulmuyor.
bayramı eskilerde değil bayramda yaşayalım...