30 Aralık 2008 Salı

yeni yıl



takvimlerden haberim var, geçiyor yıllar...
ben ne yelkovana dur diyebiliyorum ne akrebe ne güne ne aya ne yıla...
hiçbiri bana sormuyor ki geçmek için, öylesine geçip gidiyorlar...

bir şeyler olup bitiyor...
iyi veya kötü,anımsanmaya değer veya değmez...
bir şeyler etrafımda dönüyor,
oynuyorum veya oynamıyorum...
bana sormuyorlar, geçip gidiyorlar...

belki oturup bu yıl iyiydi kötüydü şuydu buydu demek istemiştim günler öncesinden.
ama istemedim şimdi.
kendimi yorgun hissettim.
koca bir yılın yorgunluğu değil, son birkaç saatin yorgunluğu var üzerimde.
yılların getirdiklerini iyi bile taşımışım diye geçiriyorum kafamdan.
ne günler ne saatler vardı hafızalara sığmayan, şimdi küçülüp yenilir yutulur hale geldiler...
ne günler vardı içime koca bir taş gibi oturan, şimdi kum tanesi oldular...
insan ne kadar unutmayacağını iddia etse de unutuyor bazı şeyleri,onları ufalayıp koyuyor değerlilerinin yanına...
harikalar, muhteşemler küçülüp "ne güzeldi be..." diye başlayan birkaç cümlenin içine sığıveriyor.
kederler, mutsuzluklar da aynı kaderden muzdarip...
bir şeylerin işleme şekli böyle işte...

şimdi yeni bir yıl gelecek, kapıda, eli zilin üzerinde...
içeride bir şeyin geleceğinden haberdar bir ev sahibi var...
o hazırlıklı...
her yıl gelir bu misafir...
yeni şeyler getirip eskilerden götürür gider...
siler bazı şeyleri, bazı şeyleri yeniden yazar...
bazen çok kalmış gibi olur,
bazen pek çabuk gittiğini düşündürür...
ama sormaz gelmeden "gelebilir miyim?" diye...
sadece gelir,
gidişiyle gelişi bir olur,
bir saniye bile değilken...
herkes mutlu olur,
gelene bakarlar, gidenden çok...
ertelediklerini,umutlarını sunarlar ona
dilekler dilenir...
"bak şimdi ne yaparsam öyle geçecek bu yıl..."
10
9
8
7
6
5
4
3
2
1
...

sadece üç noktalık bir zaman dilimidir oysa.
vardır bir şeyler ama belirsizdir.

merakımdan severim yeni yılları.
güzel şeyler isterim.
o hiç bir şey söylemez ama beklerim.
"güzel şeyleri sunacağı gün"ü beklerim.
yine bir bekleme sürecine giriyoruz,
dileğim bu misafirin herkese umduğu kadar güzel şeyler getirmiş olması...
hoşgeldin misafir,
başım üstünde yer beğen...

29 Aralık 2008 Pazartesi

görür müyüm ki?

mim gelmiş sLn 'den...
konumuz "görüp göremeyeceğini merak ettiğin şeyler"
Serkan'ın blogunda görüp "benim var mı ki böyle dediğim şeyler?" diye düşünüp "yok herhalde..." diye ani bir karara vardığım konu...
mimlenince üzerinde biraz kafa yordum ama anca bu kadar madde geldi aklıma, ki biliyorum pekçoktur merak edilenler...

*ÖSS VE KPSS' nin olmadığı bir yaşamı(adını değiştirmek yok ama)

*Öğretmenlerin rahat rahat atandığını(ki KPSS'nin olmamasıyla aynı kapıya çıkabilir)

*Okulu bitirip öğretmenlik mesleğini seve seve yaptığımı

*Beytepe'ye ulaşımın kolaylaştığını

*Gelecek kaygısı taşımadan huzurlu bir hayat süren beni(iş aile vs vs)

*Hayal ettiğim şeylerin şaşırtıcı şekilde gerçekleştiği günü

*Okulların çekilebilir hale geldiğini

*Haberlerde güzel şeylerden bahseden spikerleri, iyiye giden bir Türkiye'yi

*Bir gitar kursuna devamlı gidip artık çalmayı öğrendiğim günü(bknz:3 kurs eskitmek)

*aynamania ardından açılacak olan siteyi

*Artık çocuk olmadığımı düşündüğüm günleri

*Siyaset ve tarihi konularda daha duyarlı olabildiğim bir zaman dilimini

*İnsanlara gerektiğinden fazla değer vermeyi bıraktığım anı

*İnsanların gelecek kaygısı taşımadan istekle meslek seçtikleri zamanı


sahi ben görebilecek miyim?
ömrüm yeter mi ki?

yaşayalım ve görelim görebilirsek:))

p.s:yazmak isteyenler yazsınlar yine, zira daha yeni mimledim birilerini:))

Google Analytics

uzun zaman önce uygulamaya geçirdiğimiz google analytics'ten inciler sunmak istedik bu yazımızda,bakalım kafasında ne olanlar gelmiş blogumuza:))

"grafik işi verebilecekler"
ben veremem ama verecek vardır herhalde:)

"emre aydın hiçkimsenin yağmurun bile..."
bu şarkıyı çeşitli versiyonlarda arayan çok olmuş,güzel söylemişti Emre Aydın evet ama ne aradın bilemedim ben şimdi.

"fecboook"
google alındım bak şimdi ben öyle mi yazdım:)

"sende mi brütüs geçmişi"
geçmişini bilmiyorum ama "de" ayrı yazılacak:))

"yeni başlangıçlara açtım gözümü"
uzun bir uykunun ayakları var zeminde8-)
ben pek açamadım ama sen açtıysan hayırlı olsun...

"muraşka şarkısı lazım"
yardımcı olamadım sana ama hala lazımsa downloada açabiliriz:p

"kayıp fesleğen"
bu beni arıyor 8-)

"aşk ve gurur kitabının teması"
kimseye önyargıyla yaklaşma, hiç ummadığın birine bile tutulabilirsin.

"neredeydin o zaman sen? ve hangi insanlarlaydın? neler konuşuyordun? neden gelir ki birden bütün aşk? hüzünlüyken ve seni uzaktan tanırken.."

güzel bir Neruda şiiridir.
tamamı mevcut idi blogta:)

"can sıkmaya değer mi"
bazen değer bazen değmez.

"ıssız adam filminden sevilen cümleler"
ama sıktı ama:S

"karnıbahar nasıl pişer?"
kızartacak mısın fırına mı vereceksin yoksa...ona göre değişir:))

"istek şarkı yap"

blogta henüz bir şarkı mevcut o da size hitap eder mi bilmem, belki ilerleyen zamanlarda istek bölümü açarız siz de boş dönmemiş olursunuz hı pıtırcıklar?

"kızı salıncakta salla"
bunu niye google dan aratırsın ki8-)
google mı sallasın, meşguldür o muhtemelen:p

"kötüyüm ben kimsenin sevmediği"
yok öyle söyleme ben biliyorum var seni seven birileri...

"zincirleme maillerin amacı"
mail kutusunu doldurup insanları olmayacak şeylere zorlamak, gönderen insanları saf kategorisine koydurmak.

"sevgi çok zor bulunur"
sahi mi?

"muraşka anlamak"
hissedebilirsin belki:)

"cadıların macbeth'i iptal"
hadi ya iptal mi olmuş, gidemedim zaten:/

"dilimin ucunda devamlı yara"
karbonat iyi geliyor diye biliyorum ben:))

"her şey üniversite değil"
her şey değil tabi ama önemli...

28 Aralık 2008 Pazar

What's Eating Gilbert Grape



Uzun zamandır film izleyemiyordum.Daha doğrusu birçok filme başlayıp ya filmi yarıda kesiyor ya da onu yer yer uyuklayarak tamamlayabiliyordum.Bu ya benim kafamın içinde binbir düşünce gezmesinden ya da filmin bana hitap edememesinden kaynaklanıyordu, bilemiyorum.Ama izlediğim filmlerin çoğu birçok kişi tarafından beğenilen filmlerdi...Hitabet yahut abartı meselesi olmalı...
Filmi yarıda kesmek ise bir enstruman kursunu yarıda kesmek gibi bir şey.O kadar zaman harcadığın halde elde var sıfır.Oldukça sinir bozucu bir şeydir her ikisi de, keza aynı şey kitaplar için de geçerli...
Her neyse yine "ben izleyemiyorum" önyargısıyla başladığım bir filmdi bu da.
Ama başladığı andan itibaren birer birer önyargılarımı yıktı ve baya bir sardı ki arada bir ne kadar kalmış bitmesine gibi ani zaman kurcalamaları yapmadım:)
Filmde nasıl ve ne şekilde olursa olsun "aile" olmanın önemi üzerinde durulmuş baya...Hatta kardeşlik çok güzel işlenmiş...
DiCaprio nun oyuncuğu da on numaraydı bana göre:)

Son olarak,
zaman ayırıp bir merakla oturup uykulu bir halle ayrılacağınız bir film değil.
Boş boş gülüp birkaç saat sonra etki namına bir şey bırakmayacak bir film de değil.
İzlemeye değer...

son ara-lık

Bir okul döneminin daha sonuna geldik gibi bir şey.
Final tatili geldi çattı:)
Efenim her yerde kar var falan , böyle havalarda evde pineklemek gibisi yok:)
tabi tatilin amacı ders çalışmaktır ama kendimde henüz o potansiyeli bulamadığımdan evin keyfini çıkarmaktayım.
ruh halimin de tuhaflığından ötürü kendimi hapsettiğim evden adımımı atmama gibi bir düşüncem var.
belki bir ara şu geçen bir yılın kritiğini falan yaparım ama serde tembellik olunca böyle kısa bir yazıyla yetinme durumunda kalabiliyorum:)

herkese mutlu pazarlar, her ne kadar günü yarılamış olsak da...

25 Aralık 2008 Perşembe

Kendini Gerçekleştirme

Maslow'un Gereksinimler Hiyerarşisini bilmeyen yoktur herhalde(hani şu piramit)Onun en tepesinde KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME diye bir sözcük öbeği bulunur.Neymiş nasılmış bu kendini gerçekleştirme?Kendimizi bir ele alalım dedik,ortaya böyle sonuçlar çıktı:

*Gerçekçi, yaratıcı, empatik ve doğaldırlar, ulaşılabilir hedef koyarlar
Gerçekçi değilim galiba ben, gerçeklerin varlığını kabul edip onlara gözünü kapayan insan modeliyim.
Yaratcılık konusuna gelince belki buradan kendime puan verebilirim:)Olmayacak şeylerden olmayacak şeyler yapmaya çalışan, gördüğü şeye bir şey katmaya uğraşan biri oldum,oldum olası:)Ama bunu derslere taşıyamayan, slayt yapma özürlüsü olduğum da aşikar:)
Empati benim en çok önem verdiğim şeylerden biridir.Başkalarını anlamaya çalışmak bazen bir çok sorunun üstesinden gelmeni sağlıyor.Her zaman empati kurmada başarılı olamasam da bunun için çaba sarfederim.
Doğal olma mevzusu ise ben doğallıktan yanayım.Samimiyet dedikleriyle olağanca bağlantılı olan bu konu insan için başta gelmeli zaten.Olduğun gibi görünmek...
Ulaşılabilir hedef koymam ben:) Bu dershane öğretmenlerinin öğütlerinden kalan bir alışkanlık olabilir belki...Zamanında tıp hedeflemiştik mesela.Bu işin fayda ve zarar boyutu vardır elbet.Bilmem ulaşılabilirliği nasıl kestirebilirim.

*Bağımsızdırlar ve özel yaşama önem verirler
Bağımlı olduğum şeyler vardır,Bağımsız değilim tam olarak.Ama böyle olmayı isteyen benim
Onlar dışında elbette bağımsızlık vazgeçilmez bir şeydir.
Özel yaşam özeldir.

*Kültürün ve toplumun beklentileri doğrultusunda hareket etmezler.
Bu maddeler içerisinde kafamı en çok karıştıran maddelerden biri.Her ne kadar istemesem de yapıyorum ben bunu, bazı konular oluyor ki tamamen beklentilere yönelik davranıyorum.Kültürü ve toplumu hiç önemsememek değildir herhalde burada söylenilmek istenen, kültür güzel bir şeydir birçok yönden...Bilmem, farkında değilim bu konuda hangi boyutta olduğumun...

*Doruk yaşantıları vardır.(kişinin kendisini çok mutlu hissettiği/yaşantısının anlarını kavradığı çoşku dolu anlardır.Derin estetik yaşantılar,yaratıcılık anları,sevginin en yoğun hissedildiği anlar/doruk yaşantılara örnek olarak verilerbilir)
Doruk yaşantılarım vardır, bazen çok küçük şeyler beni aşırı mutlu hissettirebiliyor.O an zıplama istekleri falan doğuyor içimde, "içim içime sığmıyor"
Öğretmenimiz bu maddeleri doruk yaşantılarda düğümlemişti, kendini gerçekleştirme ile doruk yaşantı arasında doğru bir orantı varmış...

*Az sayıda insanla çok derin ve anlamlı ilişkilere sahiptirler.
Bu maddeyi çok severim.Olması gerekn budur bence de!Çok fazla insanla yakın arkadaşlık boyutunda olduklarını iddia edenlerin arkadaşlılarından şüphe ederim.
Benim çok fazla değildir kendimi yakın hissettiğim çevre...
Ama fazlaca dağılmış olduklarından yakınırım.Kişi sevdiğiyle olmalıdır.
Hayatın yoğunluğundan sıyrılıp ilgilenmeli bu azınlığın sevgili üyeleriyle:)

*Değerleri ve tutumları demokratiktir.
Öyle olmaya çalışırım.

*Kendilerini olduğu gibi kabul edip severler.
Iııı, burada bir problem var ciddi anlamda.
Kendimi sevmediğim anlar> sevdiğim anlar.
Kendimi suçlarım birçok konuda.Bu da çok fazla acı çekmeyi beraberinde getirir.
Bunu aşmaya çalışıyorum fakat aşılması kolay bir şey değil ne yazık ki...

*Mizah anlayışları felsefi ve dostçadır.
Yok yok değil:)Dostçadır belki ama felsefik olmadığı kesin.
Benimki biraz saçmacadır:p

*Gereksiz kaygılar yaşamazlar.
Yaşarım, bazı konularda ciddi anlamda abartırım.
Bunu çok fazla düşünmeye ve hayal dünyamın şaşırtıcılığına bağlıyor ve işin içinden sıyrılıyorum(tereyağı-kıl ilişkisi)
*Başkalarını olduğu gibi kabul edip severler.
Severim.
Ararım sevecek bir yön.
İlk başta kabullenmesi zor olur ama çalışırım.
Genelde severim gerçekten sinirimi bozan bir yönü yoksa...

*Probleme değil çözüme odaklıdırlar.
Önce bir problemi kabullenememe sürecinden geçer sonra "ne yapılabilir ki?" derim.İlk başta "aha çözüm bulmam lazım" diyemedim hiç. "Sen nerden çıktın problem kardeş" dedim çokça, tabi farklı bir üslupla:)

*Amaçlarla araçları ayırt ederler.
Etmeye çalışırım ama ruh haline göre karıştırılabilir bir mevzu bu...

işte öyle...
Kendimi gerçekleştirdiğimi düşünmüyorum yanıtlardan yola çıkarak...
Ama çalışıyorum bir şeyleri değiştirmek için:)
belki bu da önemlidir:))

ve son olarak,
konuyu sLn , yıldız yolu, antepian ve sRkn'a pasladım gitti:)
bakalım onlar neresinde bu maddelerin?
isterlerse seve seve okuruz:)

ilan!

we are really kind! blogunun sevgili yazarları, mola(?) süreniz dolmuştur lütfen koltuklarınızdaki yerinizi alınız!
anladınız siz onu:D

24 Aralık 2008 Çarşamba

düş içinde gerçek

Kız öyle çok hayal etmişti ki olası olmayan o geleceği;
o, bir akşamüstü rüyasına düştü.
Kız, hayal ettiği mekanda oynadı.
Hayal ettiği kadar kötüyü yaşadı birkaç saniyeliğine...
Birkaç saniye birkaç ömür gibi geldi...
Rüyaların kaderi, yansıması bu değil miydi zaten?

Ama şaşırdı, hiç hissetmediği kadar gerçekti, ondan.
Üzülmedi.
Bir şeyi o kadar çok tekrar edersen kafanda onu yaşayınca yadırgamıyorsun, ondan...

Sevinmedi de.
"Nerden çıktı bu rüya?" dedi belki.
Birkaç gündür beynine nüfuz eden düşüncelerle aynı doğrultuyu tutturmuştu, ondan...
"Zaman 'o zaman' mıdır?" dedi.
Bildiği soru yanıtlanması zor bir zamana düştü.
Zamanın göreceliliğinde kayboldu.

21 Aralık 2008 Pazar

ne güzeldir...




Bir kış günü huzuru bulanın aklına gelmiş:


*Buğulanmış camı elinle silip açılan boşluktan dışarıya bakmak...

*Şemsiye kullanmadan yürüyüş yapmak...

*Birikmiş kar üzerinde başkalarının ayak izlerinden yürümeye çalışmak...

*Buz tutmuş su birkintisini ayakla parçalamak..

*Üşümüş bir vücudu sıcak bir kitabevine atmak...

*Yavaş bir müzik eşliğinde kitaplara bakmak...

*Mutlu olmak için bir şeyler yapmak...

*Yılbaşını hatırlatan vitrinlere bakmak...

*Kime ne alsam diye düşüncelere dalmak...

*Eski yılbaşlarını düşünüp yüzüne bir gülümseme oturtmak...

*Soba üzerinde kestane kavurmak...

*Hoşbeş ederken hatıralara dalmak...

*Yorucu bir günün ardından sıcak bir banyo yapmak, sonra müzik eşliğinde uyumak...

*Sıcak bir mekanda hayaller kurmak...

*Battaniyeye sarınıp kahve eşliğinde film izlemek....

*Dalmış giderken, sana bakan bir çift göz(bir kedi,bir köpek...) görmek...

*İçindekileri içinden birine dökmek...

*Soğuk havayı içine çekip yaşadığını hissetmek...

*Bir kış akşamı New York'ta yılbaşı görüntüleri içeren bir film izlemek...

*Seni o an neyin mutlu edeceğini bilmek...

*Arkanı kolaçan edip yürürken şarkı söylemek...

*Sevdiklerine öylesine, durup dururken sevgini belli etmek...

*Bir kış günü,bir yerlere güzel şeyler yazmak...

*Soğuğun içinde içini ısıtan şeyler yapmak,


ne güzeldir.

ne güzeldir.

ne güzeldir...

20 Aralık 2008 Cumartesi

there'll only be ghosts of me

grafik kursu bitmek üzere,
yarın son grafik-1 dersi ile haşır neşir olacağız.
yapılan çalışmaları görmek istiyorlarmış sertifikadan önce.
sınavlar falan derken yapamamıştım bir şey.
iki gündür onunla uğraşıyorum.
akılda bir hikaye olsa yansıtırsın da nasıl bir tema işleyeceğini kestiremeyince insan çok zaman alıyor bu iş:)
son uğraşlarım sonucu oluşan temaya "there'll only be ghosts of me" adını verdim.
açıklama olarak da "I am going away, there will only be ghosts of me after my departure... " dedim.
sonra düşününce bana bayağı uzak bir cümle olduğunu fark ettim.

işte öyle.
öyle bir şey...

18 Aralık 2008 Perşembe

bir gün,bir gece,bir zaman oturuverirsin masa başına:
sadece yazmak için.
cümleler arası saklambaç oynar durursun.parçalara bölünürsün.
bir cümle mutluluğunu anlatır,bir cümle hüznünü,bir cümle onu anlatır,bir cümle bunu...
bazense yazamazsın bir şey, bu saklanacak parçalarının olmadığı anlamına gelmez.
isteksizlik peyda olmuştur bünyede.
ya da o gün fazla iyi saklanamayacağını hissedersin.
bilinmemek,bulunmamak daha cazip gelir.
içinde halledebileceğini hissedersin,kimse bilmesin dersin.
"bak bu defter bile bilmesin."
bildiklerini karşında görmek istemezsin.
şunun gibi bir şey:
kabullenememek?

bir cümle içine gizlenmek istiyorum.
koyu renk elbiselerimi geçirmek üzerime.

gecenin içinde bir lacivert nokta olmak istiyorum.

potter kitabından çıkma görünmezlik pelerini istiyorum.

bir çizgi olmak istiyorum sonsuz labirentte.

bir feslegen yaprağı olmak uçsuz bucaksız bahçede...
.
.
.

oyuncak

bazı şeyler oyuncak değil oynanacak
bizler de çocuk değiliz oynayacak.

17 Aralık 2008 Çarşamba

İz




Başka zamana aidiz biz
Hani rüzgarların çıkıp da
Ellerimin cebimi bulduğu an var ya
Oralarda bir yerdeyiz
Bir ile iki
Sıcakla soğuk
Baş ile son arasında
İki durak ortasına sıkışmış bir kentteyiz
Kimsesiz.

Başka yerlerdeyiz biz
Sözün varken yüzün siliniyor
yüzün varken ruhun…

Başka sevgilerdeyiz biz
Tarifi yok.
Ön sözü yok
Son sözü karanlık…

Başka diye başlayan bir cümlenin
Ünsüz iki harfiyiz biz.
Geleceğimiz,
İki noktanın peşindeki bir başka nokta
Belki de o noktayı beklemekteyiz.

Başka işte,
Başkayız biz.
Bundan başka yok bir iz.
11 Ekim 08

16 Aralık 2008 Salı

anlamak ve anlaşılmak

yanlış anlamak ve anlaşılmak bazen içinden çıkılmaz bir hal alabiliyor.
bugün bunu iyice idrak ettim.
hele bazı insanlar var ki onlar seni anlamaya bile çalışmıyor.
hayat böyle insanlar var oldukça güçlüklerle dolu.
iletişim kadar önemli ne olabilir ki dünyada?
iletemedikten sonra neden varız?
neden var bu tümceler?

beni anlayan, onu geçtim anlamaya çalışan insanlara daha sıkı sarılmam gerektiğini bir kez daha anladım.

ve günün iletisi:
ne kadar farklı olursak olalım, birbirimizi tanımıyor olsak bile
"çalışmalıyız"
anlamaya çalışmalıyız.

biraz empati
biraz hoşgörü
ön yargısız
.
.
.

15 Aralık 2008 Pazartesi

nefret etme çabası



masaüstü benden beter!
karışıklıktan nefret ediyorum.
word dosyalarından nefret ediyorum.
son birkaç güne kalmış ödevlerden nefret ediyorum.
her şeyi son güne bırakmamdan nefret ediyorum.
ödevlerin ardından gelen vizelerden nefret ediyorum.
her şeyden nefret etme çabamdan nefret ediyorum.

14 Aralık 2008 Pazar

geç-miş midir?

birkaç gün önce bir nişanda , görmekten uzun zamandır haz etmediğim birini gördüm...ondan "bir arkadaş" diye bile bahsedemem,kendisi benim içimde oluşan "arkadaş" , hatta "en yakın arkadaş" tanımını sarsmış, yok etmiş biridir çünkü.
yine zoraki bir selamlaşma yapmak zorunda olduğumuzu biliyordum.
onun samimiyetsiz gülücükler atmasına tahammül edemeyeceğimi de...
ama gitmem gerekiyordu o nişana...
bahsi geçen zat yine en "şirin" halini takınıp kucaklaşmaya varan bir selamlaşmada bulundu.
bu selamlaşma zoraki kalkmış bulunduğum bir oynama devresindeydi ki bir ara topluluktan sıyrılıp karşılıklı oynama işkencesini tattım.
sonra haydi hareketlen yok bir daha oynayalım,yok zeybek oynayalım...
kendimi sandalyeye nasıl attığımı bilmiyorum.
bana o kadar kötü şeyler yapmış bu insanla nasıl selamlaştığımı bile bilmiyorum,hoş!
onu görünce neden suskun ve "küçülmüş" hissettiğimi de bilmiyorum.

6 yıl önce insanlar şaşırmıştı bana...
"hala nasıl konuşabiliyorsun onunla?" diye...
"çok sevmişim,beş yıllık bir arkadaşlığı silip atamamışım"
işte cevap buydu...
ama şimdi büyüdükçe ve gerçek arkadaşığı tattıkça o insanı yücelten her şey silinip gidiyor.
silgi tozları içimdeki kırıklar oluyor.
evet,hayatta biri beni kırmıştı.
gerçekten "kırılmak" neyse bunu tattırmıştı bana...
parçaların asla birleşemeyeceği bir kırıklık söz konusuydu.

onun bıraktığı geçmişte asılı kalan sorular da vardı.
ona sormuştum ama yanıtlar inandırıcı gelmemişti.
bugün bir yazı yazdım birine.
6 yıldır kafamı kurcalayan sorulara yanıt aramak adına...
"arkadaşlık vardı bir yerde!" demek için uzun cümleler kurdum .
6 yıl önce seslenemeyeceğim birine söz oldum.
içimde kalmasın diye...

13 Aralık 2008 Cumartesi

kip



güldürme beni,
kahkahalr içine atma
söyletme...
bir cümle arasına koyma

"mavi bir düşün ardından koşup uçurma uçuran"
değil benim düşlerim
"sevgiyle kalın"
demedi bekleyişlerim
güldürme beni
Türk filmlerindeki gibi
kahkahalar ardından ağlatma

bilirsin sevmem,
boğulup sonra su yutmayı

yazdırma artık
gizimi dışarı vurdurma

bekletme...
gözlerimi kaybeder oldum
aratma beni
hava soğuk,
üşütme...
ne kendini ne beni...

12 Aralık 2008 Cuma

adsız gece


"bataklığın çamur rahatlığındayım ve iyiyim" demişti bir yazar susuşların kitabında*
halet-i ruhiyem bundan daha iyi anlatılamazdı herhalde.
English Patient'le oluşturduğum havaya düş sokağı ve feridun eklenince yapboz gibi oldum,
parçalar çok dağıldı...
kimi de kayıp...
birleşmek zaman alacak gibi görünüyor.


*Susacak Var-Kahraman Tazeoğlu

11 Aralık 2008 Perşembe

deşifre:persona non grata



takvimlerden birgün bir his yapışmıştı yakama.

bir his ki sesi tüm algıları kendisine çevirmiş...

o aralar bir kitapta rast geldim bu ifadeye,parantez açıp "istenmeyen insan" demişlerdi.

kimse anlamasın diye orjinal haliyle yazdım çizdim bir yerlere.

Türkçesi pek açıktı,her gören "aaa bir problemin mi var?" diye bir soru atacaktı ortaya.

hayır "içimde bir his var" diyemezdim tabi.demedim.

kullandım:

persona non grata yazdım oraya buraya...


"persona non grata"...

kendini ait hissedememenin,bir şekilde bazı şeylerden soyutlamanın baş kelimeleri...

bir yer istememiştir seni,bir şey istememiştir,biri kabullenememiştir...

sen kendini ait hissetmek isterken tabiri cazise kovulmuşsundur oradan.

kimse kovmamıştır ama kovulmuş hissine kapılmış; oralardan, o kimselerden elini ayağını çekmişsindir.


bu hazin bir öykünün kelime ardına gizlenmiş hikayesi olabilir de olmayabilir de.

dert etmiyorum,merak edilense bu.

dert değil adı başka, daha başka...

bir alışılagelmiş his,bağrıma basılı.

yük değil daha başka,daha başka...


kendimi soyutladığım bir yer olduğu için "persona non grata" bu blogun adı...

"kimse"lerin soyutlandığı bir yer.

diplomatik olarak kovulmuş kişi anlamına gelir ya öyle sanki...

tüm bağları koparıp sadece "kendin" olduğun bir yer.

burada istenmeyen bir kişi yok aslında:

ben varım.

işte öyle.

10 Aralık 2008 Çarşamba

Giordano Bruno



aklıma geldi,geçen yıl bir tatil başlangıcında tiyatroya gitmiştik...
pek aceleye gelmişti,tiyatrodan hemen sonra yetişmek zorunda olduğumuz bir otobüsümüz vardı öyle diyeyim ben.
o tiyatrodan bahsedeyim diyorum.
çünkü aldığı ödüllerden sonra tekrar oynamaya başlamış.
gidip bir daha izleme düşüncesi var zihnimde.

iyi bir eleştirmen olamam,layıkıyla anlatamam oyunun şahaneliğini ama önerebilirim.
harika bir oyunculuğa şahit olmak istiyorsanız gidin görün(Durukan Ordu)
kendinizi izleyici değil,oyuncu gibi hissetmek istiyorsanız da gidin.
birkaç gözyaşı dökmek, ya da kahkahalarla gülmek için değil, bir ileti almak istiyorsanız gidin.
birilerini ayakta alkışlamak istiyorsanız gidin.
oyunun etkisini baya bir süre üzerinizde hissetmek istiyorsanız...

bazıları sıkılmış izlerken.
ben sıkılmadım.
hitabet meselesi.
buradan tarihleri gözden geçirebilirsiniz,tabi ki Ankara'da ikamet edenler:)

şöyle bir özet verilmiş "ne hakkındaki bu oyun?" diyenler için:


Oyun; tarihte ‘düşünce özgürlüğünün ilk havarisi’ olarak kabul edilmiş
GİORDANO BRUNO’NUN, fikirleri adına mücadelesini ve sekiz yıl işkenceden sonra Engizisyon tarafından 1600 yılında Roma’da yakılışını anlatır.

deli bir düş

deli bir düş düştü omzuma
kanatlanıp gidesim geldi...

8 Aralık 2008 Pazartesi

bayram iletisi

koyu mavi mantosunu sırtına geçirip dışarı çıktı...
yağmur çiseliyordu, elini ileriye doğru uzatıp birkaç damlanın avuç içine dolmasını bekledi...
sonra bir iç geçirip ıslanmış toprak üzerinde narin adımlar attı.

sokak durgundu,yıllar öncesine gitti geldi,gitti geldi beyni...
durgunluğu kalabalıklarla kıyasladı,bir iç daha geçirdi...
gürültü duymak istiyordu,şeker satan seyyar satıcılar,bağırıp çağıran çocuklar istiyordu sokaklarda...
artık kimse bayramları anımsamıyordu,yıllar değişim üzerinde bu kadar söz sahibi olabilir miydi?
tuhaftı, ummamıştı, ama evet, olabilirdi.

meraklı gözlerle etrafa bakındı, birkaç kişi,sadece birkaç kişi istiyordu...
tanımadığı birinden "iyi bayramlar" öbeğini duymak, sevindirici bir selam almak istiyordu...
yalnızdı zaten, gelmediler diye üzüleceği bir ailesi bile yoktu...
yaşlıydı, yorgundu...
dostları olmuştu ama herkes kendi halindeydi...
artık takvim arkalarında bile "bayram" sözcüğüne yer verilmiyordu.
asimile olmuştu anlam.
kaymıştı bu düzen...
bir iç daha geçirip, kendini ilk gördüğü markete attı.
bayram şekeri istediğini duyan satıcı:
"ooo nostalji mi yapıyorsunuz hanımefendi?" dedi.
başını salladı geçti...
satıcı arka rafların birinden şeker kutularını getirdi,istenilen miktarı tarttı...
marketten çıkarken elini poşete daldırıp birkaç avuç şekeri mantosunun cebine koydu.
ve yürüdü...
yağmur hafiften artırmıştı etkisini, şemsiyeli birkaç insan geçiyordu sokaktan...
birkaç çocuk kaldırıma oturmuş hararetli hararetli birşeyler konuşuyorlardı,onlara doğru yöneldi.
cebinden birkaç bayam şekeri çıkarıp uzattı...
çocuklar aniden kalkıp göz alabildiğince uzağa koşmaya başladılar...
gerilerinde bir öcü bırakırcasına,koştular,koştular...

üzülmedi, üzülmek istemedi...
evine döndü.
bayram günündeki "yalnız" olma düşüncesinin yanında neydi ki bu?
belki biri bayramdan bahseder diye tv yi açtı...
bir kanalda "eski bayram görüntüleri" ne yer vermişlerdi,
sevindi.

...

bayram günü her şey eskisi gibiymişçesine hazırlandı...
bayramlıklarını giydi, şekerliği doldurdu,kokusunu süründü,bozuk para torbasını masanın kenarına iliştirdi...
pencere kenarında "birileri" ni bekledi...
bekleyecek kimsesi yoktu ama bekledi işte.
hoş, kimsesi olsa bile bayramı anımsayan insan yok denecek kadar azdı.
yollar sakindi.
kimse bayramlığını giymemişti.
anne baba ardına düşmüş çocuklar yoktu...
yaşlılar vardı tek tük...
evlerinde beklemiyorlardı artık onlar da...
...

yaşlıydı, yorgundu, yalnızdı...
bekledi yıldızlar gökyüzündeki yerini alıncaya kadar...
"ah nerde o eski bayramlar!" demedi.
umutla hayallerini yoğurdu...
bayram sevincini bir diğer güne saklamayı uygun gördü...

* * *
insan bazen elindekinin değerini kavrayamıyor.
hayal ettim,yazdım en kötü durumdaki en umutlu insanı...
yine de buruktu onca hazırlık ve hayale rağmen...

bu yaşlı kadın olmak istemiyorum.
varken bir bayram,bir heves, bir heyecan yaşamak istiyorum...
yaşamak ve eskiye gömmemek bu günleri...
eskiyi eskiten olmak istemiyorum...
nerde o eski bayramlar demek de...
şimdi, varken bir sevinç paylaşalım.
"iyi bayramlar" dileyelim,dilediğimiz kadar bayram bu bayram...
paylaştığımız kadar anlamlı...
paylaştığımız kadar yaşayacak...

mutlu bayramlar herkese:)

7 Aralık 2008 Pazar

geç kalmış beypazarı fotografları

ekim ayında bir geziye katılmış, o günü buraya "söz uçar yazı kalır" sözünü hatırlayıp yazmıştım:
http://kayipfeslegen.blogspot.com/2008/10/bir-gzel-gezi.html
ve nacizane birkaç fotograf ekleyeceğimi belirtmiştim.
fotograf makinemiz başka birinde olduğundan telefonla çekilmiş bu fotograflar umarım o gezi hakkında birkaç fikir verir deyip ekliyorum...

işte kendimize ev seçtiğimiz manzaradan bir kesit...




yukardaki manzaraya ev sahipliği yapan tepe...burada görülen ufak tefek tahta yapıysa cafe yapılası diye nitelendirdiğimiz yer:)






eee biraz tamirat gerek tabi:)



ve yaşayan müze...




yaşatılmaya değer bir pencere...



hoşa giden bir gökyüzü,bir patika, bir ağaç...




benim seçtiğim evin yakından bir görüntüsü ve bahsi geçen meraklı üst kat sahibi:))



şerifeciğimin seçtiği ev:)





kaliteli çekilmiş fotograflar değil ama ben sevdim şimdi bilgisayara aktarınca:)
böyle işte...

3 Aralık 2008 Çarşamba

mvbvd

geçen yıl bir kız vardı, devamlı müzik haberlerini takip eden,kulağında tınısız gece geçirmeyen...
okul döneminden itibaren bir şey oldu ona...
müzik ile arasına bir şeyler girdi...
kara mı ak mı bilmem...
köpek mi kedi mi onu da...

bugün aylardan sonra ilk defa anatolianrocka bakındım mor v ötesi albüm çıkarmış.bir indirme çabası içersine girdim,sonra sıkıldım,amaaaaaaaaan dedim geçtim.
sonra msn i açtım,3-4 kişi bişeyler dinliyordu,"sen günlerdir bir şey dinlemedin" dedim.
şaşırdım.
aslında bunu bilinçli yapıyordum başta ama artık bir rutin halini almaya başlamış galiba...
çok fazla şey dinlemiyorum.
hep dinleyegeldiğim şeyleri dinliyorum bir istek varsa içimde...
mp3 içeriğine dokunmuyorum...
media player a kaydedilmiş listeleri değiştirmiyorum...
hep aynı ruh halindeyken aynı şarkılara tıklıyor elim...
dilimde 3-4 şarkı dönüşümlü dolanıyor...
yeni şeyler dinlemek istemiyorum.
myspace maillerine bakmıyorum.
sevilen grup maillerini okumadan siliyorum.

galiba,
bir şarkıyı dinlerken bir özellik keşfediyorsun kendinde,çevrende...
ya da ne bileyim bir şey düşünüyorsun diyelim...
ya da bir olay gerçekleşiyor o anda...
o,belki de hiç önemsemediğin,dinlemekten haz etmediğin şarkı bir anlam yükleniveriyor...
her dinleyişinde o anı yaşatıveriyor sana...
her yeni şarkı yeni bir yaşanmışlığın notunu yapıştırıyor beynine...
ve sanki tüm o anlar hüzünlü şarkılarda yaşanmış gibi...
insanlar neden daha az neşeli şarkılar yapıyorlar?
her tekrar dinleyişte ister istemez bir tuhaflık kaplıyor etrafımı...
bazen taşıyamıyorum bunu.

bazense aynı şarkıları dinlemek, o hatıraları canlandırmaksızın bıkkınlık getiriyor.
"yine mi sen?" deyip değiştiriyorum şarkıyı,sonra yine bir "yine mi sen?.."
onlardan sıkılıyorum,yeni dosyalara tıklamıyorum...
anlamıyorum.
çok sık kullandığımı farkettiğim ama başkalarıyla anlatamayacığımı bilip kullandığım kelimeler gibi...
onlardan sıkıldığım gibi...
yenilerle de ifade edemediğim gibi...
yeni kelimeler eklemek istemediğim gibi...

bilmiyorum.
anlam veremiyorum kendime.
anlamsızdır belki...

ps:müzik ve ben ve değişim(mvbvd)

2 Aralık 2008 Salı

edit:Yakınımdaki cümle

"yakınımdaki cümle" başlığı altında incelediğim cümledeki yanılgıyı düzeltmek istedim... ki sevgili NaturelGS de kitabın o kısmına geldiğimde o cümleyi tekrar gözden geçirmem konusunda bana bir öneride bulunmuştu.
evet oldukça yanlış yaklaşmışım cümleye:)
"münakaşa" yı kavga olarak algılamıştım fakat o bölümde kavganın "k" sı yokmuş:)
dinlenilmeye değer bir tartışma ortamıymış o kelimeyle kastedilen,NaturelGS nin söylediği gibi...
tabi durum böyle olunca ben pek yorum yapamıyorum cümle konusunda...
olur öyle ortamlar ve insanlar da dinlemek isterler...
gayet doğal bir olay;)

bir dip not düşmüş olalım:)

1 Aralık 2008 Pazartesi

karavan

ne başındayım bunun ne sonunda ,
ne içindeyim ne dışında ,
bir insancığım ortalıkta .

ne evet derim size ne hayır ,
ne koşarım ardından ne bırakırım durağan
sözler var yalpalayan.

ne gelirim aniden ne bir gidişim vardır,belirtmeden
ne gel derim ne git .
bir hezeyandır bu iç titreten...

ne umut vardır ne umutsuzluk
çıkmaz sokak değil bu ; "bir sonsuzluk"
ne "ne?" derim ne "ne zaman?"
sustuğum yerden başa döner bu karavan.