24 Şubat 2009 Salı

Google Gülme Şeysi-3

Birikmiş cümleciklerimiz aman ne güzel, bakalım bakalım ne var imiş torbamızda:

#Giordano bruno nerede öldü?
Roma'da ölmüş, senin için araştırdım. Giordano Bruno yazsan adamın hayatı çıkıyor zaten, niye teee benim oralara geldin ki?

#Doyumsuz kontes
O kadar çok böyle giren olmuş ki, ne ki bu dedim +18 kardeşim git burda yok aradığın:S

#Paü kaydımı yanlış yaptım
Üzgünüm ama elimden bir şey gelmiyor, gugılın napacak sana onu da bilemedim şimdi.

#Sevdiklerime kızabilirdim
Kızdırıyorlarsa kız yani, içinde kalmasın, sütten çıkmış ak kaşık değiller ya...

#Seven insan
Sen mi ben mi? Gugıl senin ağzının sıkı olmadığını bilmeliydim:P

#Türkçe karaoke blogspot
Bulduysan bana da haber ver;)

#Şiş man sarışın kızlar
Sokakta dolusu var ama illa gugıldan olacak elit mekan.

#Gitar eğitim merkezi Ankara
Aaaaaah ah, Eda hocayı özledim:'(

#4 yüzün yapbozu
Yanlış adres kardeşim, 4yüzle de 3yüzle de işim olmaz, dahası yapboz istiyorsun, bence sen uğrama bir daha buralara.

#allahın gıcıkları
Ben mi?

#arm gülmesi
O da nesi ya?Bir gülme çeşidi mi?
Benim bilmediğim bir şeyi benim blogta bulacağını hiç sanmadım.

#bana mutluluğun fotografını çekebilir misin abidin
İsmim hala Ayşenur:P
Ayşegül ve Ayşe diyenlere alışkınım da hiç Abidin diyen olmamıştı:)
Abidin olsam çekerdim ama ismimi yanlış kullananlara alerjim var.

#bugün sinemada gördüğüm kız nerdesin
Şaşırttın beni gugıl:S:S:S:S:S

#büssürü olan filmlerin yapbozları
Yapboz yok burada kardeşim, degetin, Türkçe'yi doğru kullanın öyle gelin, ama yine bulamazsınız onu söyleyeyim:D

#ders kaydının son günü ne zaman
Nerede okuyorsun apla?

#emrahın yılbaşında söylediği şarkılar tümünü izle dinle
Bulursan bana da yolla, hastasıyım:P

#erken gitmiş garibim
Tüh ki ne tüh. Benim blogun önünden geçmedi.

#eylül ekim kasım sonbahar
Aferin iyi öğrenmişsin, bir de yaz mevsimininkileri say bakim!

#figuranları da severiz esas oğlanları da
İyi bir şey edersiniz.

#finallerle cebelleşiyorum komik
Trajikomik.
Kolay gelmiştir umarım.

#gugıl bana oyun bul
Haydi saklambaç oynayalım, ben saklanayım sen bulama.

#hani benim kate yok istanbulda keyfim yok
Zamanında varmış demekki, eee her bulunanın bir kayıp öyküsü vardır, bekle bakalım.

#nur delinin hatıra defteri
İltifat ediyorsun gugıl, seni şirin seniii:p

#otobüste tacizden hoşlanan kadının hikayesi
Öyle kadınların gerçekte olmadığını varsayıyorum. Onlara başka bir isim de verebilirim hatta.

#persona non grata ne demek
İstenmeyen kişi demek en yalın hali ile, memnun musun?

#sarışın komşusuyla
Oya ördüler diyecektin.

#süper mario forever 6 bölümü nasıl geçeriz
Oynayarak diyeceğim olmayacak:D

#seni istiyorum gelmiyorsun
Her istediğin olmuyor hayatta, kabullen artık.

#yeni evlenenlerin foto albüm modelleri
Fotografçı değilim, yeni evli değilim.Sen ne ararasın burada yau?

#şarkı söylemeden önce ne yaparız
Bir kız çiğ yumurta içer idi.
Kimi ayakta söyler, kimi selam verir.
Ehuehe nerden bileyim ben:D

#üniveristeye gitmek kader midir
Öyledir.
Oturup bir hayal bile kuramadık
Hep bir şeyler eksikti, bir şeyler engel...
Hiç özgür olamadık biz
Bir yanım sana kilitliydi.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Haftayı Kritik

Bugünlerde her şeyi geç kalmış bir şekilde yazıyorum, misal pazartesi olan bir şeyi cuma günü yazmıştım, sonra katrankara ile yazdığımız yazı da 5 gün sonra yayına girdi:) Bugün de öyle olacak galiba:)

Öncelikle perşembe günü gittiğim oyundan bahsedeyim, gitmeyi düşününler falan varsa bence tercihlerini bir başka oyundan yana kullansınlar.
Uzun zamandır tiyatroya gitmemiştim, evimizin tiyatro işlerinden sorumlu Fatma kişisi aldı biletleri, tercihimizi Aç Sınıfın Laneti'nden yana kullanmıştık. Neden? Efenim 3 perdelik bir oyuna ilk defa gidiyor olacaktık eğer onu seçseydik de ondan, hem Akün Sahnesi'ne ulaşım kolay. Akşam vakti Ulus'un tozlu ve gayet tehlikeli yollarında servis ile uğraşmak istemedik. Benim geç vakitte tek başıma gitmişliğim vardır oraya da neyse, hatta çok tehlikeli biz zaman diliminde gitmişliğimiz ve güvenmediğimiz birine adres sorup "bu saatte oralar tekin değil" lafını da işitmiş bulunmaktayız. Biraz korksam fena olmaz sanki 8-)

Neyse...
Gittik oyuna.Aç sınıf deyince ben nedense okul, öğrenci ile özdeşleştirdiğim bir oyun izleyeceğim sanmıştım. Sonradan toplumdaki sınıflardan bahsettiğini anlayıp, kendi kendime güldüm(içimden tabii, deli değilim ya:P) 3 perde diye hoplaya zıplaya gitmiştik fakat izlenilen sıkıcı bir oyunsa 3 perdenin çekilmez olacağı aşikar.Sarhoş, ilgisiz bir baba; babayı boşvermiş, saf ama akıllı olduğunu iddia eden, ilgili gibi ama ilgisiz bir anne, iki çocuk: Biri felsefik konuşan fakat aklı başındalığı bir muamma olan, hafif psikopat bir abi , diğeri cesur, suç işlemenin her şeyden daha kolay ve daha karlı olduğunu iddia eden, başına buyruk bir kız kardeş.Bir içi boş buzdolabı, oyuna neşe getirip alakasız durumlarda "meeeee" sesleriyle kendini sevindiren bir adet kuzu ve çıkarcı, kurnaz birkaç oyuncu daha.
Aç olan ama aç olmadıklarını iddia eden bir aile etrafında dönüyor oyun. Dolap boş, canı sıkılan yine de buzdolabı kapağını açıp kapamaktan hoşlanıyor...
Öyle idi işte.
Oyunu yabancı biri yazınca, isimler de yabancı olunca ve nedense anlaşılmayınca pek tat vermedi açıkçası.

Şu güzel olduğu tartışılır pazartesi günü hayallerinin son bulduğu zaman dilimi de tiyatrodaki aralardı. Bazen cidden bende deli cesaretinin olduğunu düşünüyorum.
Neyse üzülmedim, ilkse bir şey güzelliğini koruyor, anı olarak ekleniyor hayat kutucuğuna:))
Pazartesi gününün kahramanına da selam olsun buradan:p

Neyse geçtik onu.
Sevgili okur bilirsin mi benim bir grafik kursum var idi bir zamanlar, onun 2. kısmı da başladı 2. hafta bitti. Ama ben çok isteksiz gidiyordum kursa. Her şey ilk gün herkes kendini tanıtırken ve bu kursa neden başladığını anlatırken oldu. Benden önceki herkes bu işi yapmak istediğini söyleyince benim "hobi" deyişim abes durunca, öğretmen kişisi bu konuşmayı ilerletince fark ettim. Yahu ben sadece photoshop öğrenmek için gitmiştim, şimdi ismini bile zor telaffuz ettiğim illustrator adında bir program görüyorduk, e madem ben sadece zevk için katılmıştım neden kullanmayacağım bir program öğreniyordum ki? En önemlisi de geç kalkma diye bir seçenek doğuran güzelim hafta sonu günleri sabahın kör saatinde kızılay yolunu tutuyordum?
Burada ekran dondu ve düşünceler aldı gitti, başımın büyük bir dilimini kapladı. Sonra sınıf değişmişti, eski gruptan birkaç kişi kalmıştık. Hala oradaki herkesin gözüne batan bir adet matematik öğretmenliği okuyan kişiydim. Bu kez grafiker arkadaşlar çoğunluktaydı, sonra resim öğretmenleri ve bilgisayar öğretmenleri... diye gidiyordu. Tabii bana "matematikte nasıl kullanacaksın bunları?" benzeri sorular gelmeye devam ediyordu. Bense artan sinir katsayılarımın fısıldadığı "matematiğin resmini çizeceğim kardeşim, yasak mı?"tümcesini söylememek için kendimi frenliyor idim. Neyse ki sevgili hocamız artık "Ayşenur sen resim öğretmenliği mi okuyordun?" sorusunu sormayı bırakmıştı, tabii şükrediyorum:P

Eski kurstan sevdiğim arkadaşlardan sadece bir tanesi yeni kursa devam ediyordu, geçen haftasonu onunla pek eğlendik, sanırım biraz isteklenmeliyim:) Diğer arkadaşlar epey meşguller, kimi KPSS çalışacakmış, kiminin başka kursuyla çakışıyormuş, kiminin dersleri çok yoğun...
Neyse istekli rolu yapıp, sonra istekli bir insan olabilirim diye umut etmekteyim:)

Daha daha...
*Dün Fatma'nın arkadaşları geldi, ondan önce pasta-börek bir şeyler yaptık Fatma ile... Mutfak işleri güzel yaaa:)
*Dün kendime bir adet çiçek aldım, saksıda tabii, önceden çim adamım vardı, çiçekçide görünce onları komik geldi:)
*Çiçeğimin adını da "simerenya" koyduk yine Fatma ile.
*Samim'in ütopik dünyası bizim dünyamızda yer edinmiş oldu böylece:)
*Dün akşam gırgır şamata ile geçti, yatağa doğru seyirtirken gülmekten ağrımış yanaklarımı ovuşturuyordum.

Güzel bir gün idi...
Haftayı da kritik ettiğim kadarıyla güzelmiş:)
Sevindim:))

Kalın sağlıcakla ahalii...

22 Şubat 2009 Pazar

Drama Köprüsü

Ara sıra sevdiğim türküleri paylaşayım burada istiyorum.
Aklıma ilk gelenlerden biri "drama köprüsü"
İlk Haramiler'den dinlemiştim ve çok beğenmiştim.
Başka ağızlardan da dinledim ama hiçbiri bana Haramiler kadar zevk vermedi...

Pek hoş, pek hoş...

21 Şubat 2009 Cumartesi

Bekl-emekçisi



En yalın haliyle cama bakıyorlardı, yüzleri tüm bekleyenlerin ifadesi ile aynıydı
Durumun farklı yansımaları yüzlerinden okunuyordu
Ortak bir kelimeyi iki yandan çekiştirdiler...
İstenmeyen bir karartı iki kalemin ucunda son buldu...
ve karaladıkları sayfa ortadan ikiye bölündü
...
Simsiyah bir tasvir çıktı öne...

Her şey tek söz ile başladı ! O kün dedi oldu..Bize de geriye beklemek düştü!Sanırım bu oluş ile ortaya çıktı olumsuzluğun bir diğer adı beklemek.” Beklemek için yaşamak, yaşamak için beklemek..” gibi labirent bir cümle , delirecek kadar sınırları zorlayan bekleme referanslarından sonra ortaya çıktı. Akik renginde bir sabır, karanlıkta kalan bir hiç gelmeyen, alacalı bir kabul ediş yapıştı tuale…

Haybeden bir kelime ve yine mecbur bir süreç beklemek! Cicileri giydirmeye gerek yok; kandıramayacak kadar can yakan, acıtan, ağlatan, susturan, bezdiren hatta bazen öldüren vazgeçilmez bir olgunun tek yön istikameti…Hayatın özünde açıkça ortaya konsa da anlayası gelmez hiçbir ademin, Havvalar ise tahammülden iyice uzak…Beklemek için vardır bünye, silkelenmez ki anlasınlar…Bir kişiyi, bir olayı, bir haberi, bölük pörçük onca zamanı hem de çoğunda sermayesiz! Farkında bile değildir çoğu, doğmanın, ölümü beklemenin ilk günü olduğunun…

Beklemek çok çetrefilli bir olay, sancılı bir doğum gibi yaşanır ve tüm ihtimaller istemeden de olsa göz önüne alınır. Uzun sürenleri için vazgeçilemez ve inkar edilemez olarak bilimum kalabalık mekanlarda karşımıza “bekleme odası- bekleme salonu “ gibi karşımıza çıkar...
Farklı tepkilere hazırlıklıdır beklemek, doğumla üzerimize emanet fıtrata göre hareket etmez! Sevimsiz ve acımasız duyguları kişi ayırt etmeksizin havaya bırakır. Sen istediğin kadar acar küfürlerini sırala, hepsi saman alevi gibi erir gider karşısında… Beklemek karabasanı olmuştur hayatın, uyuyup uyumadığında umurunda değildir! Sanki uyanınca bu karabasan kaybolacak, beklediğin şey ya da kişi gelecek hissi, yalnızca tükettiğin alkolün optimist psikozu olabilir. Ne zaman ki sendeleyerek tuvalete yürürsün, afyonun patlamadan; işte o an değişen bir şey olmadığını görürsün! Beklenene daha çok vardır. Böyle kandırılmış bir vaziyette iki durum çıkar karşına, ilkinde koşar adım yatağa gömülüp kaldığın yerden uykuna dönüp, beklediğini unutmak istersin, ya da yatak altında bir kılıç olur, gerçeklik sabah gibi doğar gözünün bebeğine, gözlerin duvardaki gölgelere takılır, beklediğin şey her neyse yetmez gibi, bir halka daha eklersin galip tarafa, başlarsın bu sefer sabahı beklemeye…

Doğum ile ölüm arasında geniş bir alanı, bir hayatı kaplayan bu kavram şekilden şekile girer, gardırobunda çeşitli kıyafetler ile tanınmayacak şekilde karşımıza çıkar.Konusu, zamanı, kişisi vs.. o kadar geniştir ki, hiç gelmeyeceği hiç olmayacağı da yazarsak hesap iyice kabarır ve ödemeye güç yetmez…Bu bekleme ete kemiğe bürünüp, öznel olunca kavuşma ile ki bu kavuşma çoğu zaman hiç gelmeyeceği beklediğimiz için gölgeye sarılmakla sonuçlanır. Diğeri ise daha soyut bir vaziyette uçup giden zamanın, takvimlere düşen çentikleridir. Olası bir nihayeti zaman başlatır zaman bitirir. Bize düşen izmaritleri ayakkabının topuğu ile sımsıkı öldürüp, iç geçirip mütemadiyen sağa sola saçma sapan volta atmaktır. Çoğu zaman beklemek ve istemek girift olmuş, nihayet asansöründe istemek ilk tuş olarak tüm kışkırtıcılığı ile parlamakta, istek ile ateşlenen ilk fitil hiç olmadık şekilde bekleme azabını doğurmakta…

Beklemenin mezesi, cümlenin içinde devamlı beraber kullanıldığı bir de sabır vardır. Hep akiğe benzer.Basit ve gösterişsiz dursa da içi sırlarla kaplı...Bunlar çekemezler birbirlerini, sabır yapı itibariyle uysaldır. Efendice siner bir köşeye, işkencelere teslim olmaz, kışkırtmalara gelmez, ne o bölgeye ne o ağaca ne de o elmaya dokunmamıştır… Beklemek ortaya çıkış itibariyle genç bir rakip olsa da, sabır tecrübeli bir aydede gibi kaplar geceyi…

Beklemenin araçları vardır. Tamamen onun için icat edilmiş, kılıktan kılığa sokulmuş, cümle alemin aynı amaç için farklı şekillerde isimlendirdiği sırt çantası..Yay gibi her yeri saran saatler ve her an ok gibi yerinden fırlayıp kesecek gibi duran akrebi yelkovanı vardır. Gün, dibine su döktükçe büyür ay olur, yıl olur, sonra her gün bir sayfası koparılacak üzeri şifalı şifasız şeylerle dolu yapraklar verir, takviminiz şaşmadıysa eğer..İşte burada tekrar kırmızı ışığa yakalanır bekleyen!Yol ayrımı varıdır ince hesaplara gebe..Yolun birinin sonunda soru işareti diğerinde ise nokta bekler.Beklenen, özlenen, istenen zamanı belli, zarfı kapalı,bir kavuşma bayramında mı gelecek, noktanın elini öpmeye..yoksa diğer yola sapıp tarihi belli olmayan, kaderine terk edilmiş, üzerindeki yazıları silinmiş, bir takvim sayfasının arasına sıkışmış da, soru işareti çengel vazifesi mi yapıyor?

Kimse inkar edip geçiştiremeyeceği için ve öyle doğrudan tüketemeyeceği için illa buna hafifleticiler bulunsundu, ki öyle de yapılmış..Bekleme yalanları vardır ya da iyi niyet süslemeleri diyelim. En çok duyulan, yayvan ağızların söylemi “beklemekten ve bekletilmekten hiç hoşlanmam” Kırıtarak söylerken buna inanır haspam!sanki bilmez varoluş amacını, Beklemenin zırhını delemeyip, inşaatını yıkamadıkları için olmayan güzelliklerini sayar yalancı tezgahtarlar.Sabretmeyi öğreniyorsun, olgunlaşıyorsun, tecrübe hep bunlar…Sanki her işte herkesin tecrübesi olmak zorunda gibi, inkar güdüleri bunlar…..

Kabul ediş ve alışma ise en ajite kısmıdır.İşte fıtrat burada müdahaleye başlar.Bir bok yapamayacağını idrak ettiği anda gözlerini tek bir sabit noktaya dikip durduğun yere gömülürsün. İlk yaştopun kayarken yanaklarından, derin ve sessiz bir şekilde tekil yalnızlığa bürünüp, kendi sessizliğinde kaybolursun. Kanına karışan o şey her neyse, hafifçe esir alır seni.Derince yutkunup zaman tüketim aletlerine küsersin.Duvardaki saatin çıkardığı sesler küfür gibi gelir. Daha önce yırtıp attığın takvim yapraklarını bu sefer yırtıp atmak istersin.Sanki beklediğin şeye hemen ulaştıracak gibi…Kül tablasında küllerden bir dağ oluşur, son izmariti de diğerlerinin yanına gösterişsiz bir törenle gömersin.Bulduğun en yakın kalem ile muharebeye girer kağıdı öldürüp her yanına mürekkep sıçratırsın.Senden önceki savaşçılar ile karşılaşırsın.Onca şarkı, şiir yazı olay kağıtlara gömülmüştür. Bunlar ancak o durakta aklına gelir.Nerede duracağı hatta durup durmayacağı belli olmayan bekleme otobüsünde çalan şarkılara kapılıp, onca bekleme arşivini okursun.Dikkatini çeken ise bekleme olgusunu herkesin kabul edip, çok fazla soru işaretine boğmadan süreci ya da sonucu ele almasıdır.Değil mi ya ne kadar da çok şey söylemmiş beklemek ile ilgili……

Sonsuzluğa yayılır gideni ve hiç gelmeyeni beklemek, bu işin en kallavi halidir.Fark edilmek için, beklediğini göstermek için, tüm ışıkları yaksan da, çok sesliliğin tuşuna basıp, tekmil kainata haber versen de, yine de elden bir şey gelmez..Belki her gün görürsün, duyarsın sesini, düşünde geniş bir temizlik yaparsın o gelecek diye,her yere onun afili bir fotoğrafını asarsın, 4 odalı kalbinin tüm kiracılarını çıkarır, gözüne sokacak bir “sahibinden satılık “ tabelası asarsın,Gözlerin kaçsa da gözlerinden, bir önceki çarpışma bekleme sürecine hala etki etmektedir.

Ulan bu hiç gelmeyecek, denilen uğramaz mı bile?

Geçerken de mi?...

Hiç mi…

Ama…..

O kadar hazırlık yaptık, haberi yok!Küçük bir çocuk olup, elin cebinde abansam zile, “müsaitseniz bu akşam ve takip eden akşamlar oturmaya gelin, hatta gündüzleri de gelin, hiçbir işim yok!” diye sorulsa alışılmadık bir kimlikte…Hiç beklemiyordum tabağı bizde kalmış, ben de içine ben hep bekliyordum koyup iade etsem….


* * *

Bir fesleğen kayıp şehrinden bahis eyledi...


Hayat hep bir şeyleri beklemekle geçiyor; zaman beklemezken sizi, siz zamanın beklediğiniz anla buluşmasını bekliyorsunuz.
Küçüktünüz beklediniz.
Büyüdünüz beklediniz.
Bir oyuncakken beklenilen, bir kişi oldu.
Bir günken beklenilen, bir an oldu.
Bir mutlulukken beklenilen, bir tatlı huzur oldu.
Ama hep bekledik, bekledim.
Çoğu zaman beklediğimden habersiz durdum o yolun orta yerinde.
Çoğu zaman beklemekten usanıp bekledim, bir şeyleri.
Çoğu zaman atıp tutarken bekleme hakkında, ayaklarım inatla bastı o bekleme noktasına; ne bir adım geri gittim, ne ileri.
Çoğu zaman beklenilenin gelmeyeceğini bile bile bekledi ayaklarım.
Sol yanım bir baskı uyguladı, oynamadı ayaklarım.
Beklenilen geldi bazen: “Bak, bekledim ama değdi” dediniz.
Bazen gelmedi: “Belki başına bir şey geldi” dediniz, endişelendiniz ama beklediniz, bekledim.
Orada burada şurada bekleyenler, beklenilenler oldu.
Bir haber geldi, bir diğer günü beklediniz.
Bir gelen gitti, dönmesini beklediniz.
Bir istasyon misali: İlk gelenler, gidenlerin dönmesini bekleyenler, dönmeyecek olanları bekleyenler, gelmemiş ama geleceği umulanları bekleyenler…
“x daha gelmedi, sizi bekleme salonuna alayım.”
Beklenilene duyulan özlem kadar durdunuz o salonda.
Oksijeninizin yettiği kadar.
Umudunuzun olduğu kadar; her ne kadar yalanlasanız da çoğu zaman umudunuzun varlığını, beklediniz.
Bekledim.
Beklenilen benden habersizken belki, belki benden hoşnut değilken, belki de onu pek çok kişi bekliyorken, bekledim.
Hala o istasyonda ya da o salonlarda bir yerlerdeyim.
Beklenenin gelmediği kadar bekliyorum.
Oksijenim tükeniyor gün be gün, beklemek tükenmiyor.

katrankara & persona noN grata

20 Şubat 2009 Cuma

Bir Pazartesi Günü

Bir pazartesi günü idi işte...
Unutmak istemedim.

13 Şubat 2009 Cuma

se sa

Her şey aynı.
AYNI.
Kötüye gitmesinden, "aynı" kelimesinin "kötü" ile yer değiştirmesinden iyidir, biliyorum.
Birçok şeyi biliyorum ve böyle durumlarda şuna bak ya şu da şöyle, bak hayat ne güzel biçimindeki cümlelerin üzerimde hiçbir etkisi olmuyor.
Biri alsa eline sihirli değneği ve değiştirse bir şeyleri.
Ya beni değiştirse, bendeki düşünecleri ya da çevremdekileri...
Bir şeyler değişse.
Ne çok -se -sa türevi cümle kurasım var bir bilsen blog...
Ne çok "keşke" var bu bünyede bir bilsen...

Günün şarkısı olsun Kırkaltı-Se Sa

Çareler bulunmaz
Yaralar kapanmaz yine
Zaman gelir geçer
Tuz döker, tuz döker gider
Rüzgâr eser serinden
Alır beni kendimden
Kimseler duyamaz
Çığlıklar en derinden
Bunca yıl sonra
Mümkün değil yıkanmak senin nehrinde
Sular akar, akar gider

Her şeyim, her sözüm, her zaman dilek şart kipinde
Ben sana düşerim her gün bir başka biçimde
...

Sorular sorular(m.i.m)

"LiberterKedi"den mim gelmiş, hoş gelmiş, buyursun baş köşeye geçsin...
Proust Testini yanıtlamamız istenmiş, biz de yanıtlayalım işimiz mi var?:D

**Sizi en çok üzecek olay?
Sevdiğim insanları kaybetmek, onlar tarafından yanlış anlaşılmak.
**Nerede yaşamak isterdiniz?
Huzur dolu bir yerde...
**Yaşayabileceğiniz en mutlu an?
Dileklerimin gerçekleştiği an.
**Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?
İstenmeden yapılmış ve farkına varılmış birçok hatayı...
**En sevdiğiniz erkek karakter?
İki tanesi arasında kalakaldım ama (Rhett Butler-Rüzgar gibi Geçti) "Yalnızız- Samim" daha baskın şu günlerde...
**En sevdiğiniz kadın karakter?
Pride&Prejudice dan Elizabeth.
**Tarihteki favori kahramanlarınız?
Vatan kavramının farkında bizi bugünlere getiren tüm insanlar.
**Gerçek hayattaki favori kahramanlarınız?
Yok öyle biri.
**En sevdiğiniz ressam?
Yok.
**En sevdiğiniz müzisyen?
Çok fazla var ve "en" içine alamıyorum hiçbirini.
**Bir erkekte en çok beğendiğiniz özellik?
Zeka, samimiyet,dürüstlük, esprili olma galiba.
**Bir kadında en çok beğendiğiniz özellik?
Aynısı
**En sevdiğiniz erdem?
Bağışlayıcılık geldi aklıma.
**Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş?
Yazmak, şarkı söylemek.
**Kimin yerinde olmak isterdiniz?
Hiçkimsenin.
**Arkadaşlarınızda hangi özelliklerin olmasını istersiniz?
Birçok.
**Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik?
Her şeyi çok fazla önemsemek.
**Hayatınızın en büyük şanssızlığı?
Bazı istenmeyen özellikler, istenmeyen şahıslar, istenmeyen zamanlar.
**En sevdiğiniz renk?
Gri
**En sevdiğiniz çiçek?
Papatya
**En sevdiğiniz kuş?
Kırlangıç
**En sevdiğiniz yazar?
Franz Kafka
**En sevdiğiniz şair?
Seçemedim.
**Tarihte en sevmediğiniz karakter?
Hitler.
**En çok isteyeceğiniz özellik?
Olmuyorsa olmuyor deyip yoluna gidebilmek ve her şeyde kendini suçlamamak.
**Nasıl ölmek isterdiniz?
Sessizce, acısız...
**Şu anki ruh haliniz?
Mutsuz

Mim soruları yanıtlamak isteyen herkese gitsin, yolladım gitti bile!

Seviyorum Ulennn(m.i.m)

Voodoo Girl 'den mim gelmiş:) Öncelikle kendisine sevdiği bloglar listesinde naçizane blogumuza yer verdiği için teşekkürlerimizi sunalım, daha sonra da kendi blog listemizden ince eleyip sık dokuyalım ve bir liste ortaya çıkaralım:)
İşimiz zor, 7 tane ise kesinlikle yeterli değil:)

Fantastik blog yazarlarımın hepsinin yazdıklarını beğendiğimden dolayı oradalar; fakat bir şekilde sayıyı indirmek gerektiğinden bana en tanıdık olanları, uzun zamandır severek takip ettiklerimi yazmakta fayda görüyorum:)

~Voodoo Girl~
La Paragas
koyusiyah
ip atlayan gürbüz dana
CaRtMaNtR
antepian Her şeye dair...
sis çiçekleri
Vladimir'in derdi
Deyim Yerinde Değilse
Yıldız Yolu
Kırmızı Ağaçta Mavi Elma
LiberterKedi'nin Güncesi
Notalarla Kara Duygular
Disconnectus Erectus
HAFIZA KAYBI(ne?kim?)
Hayatın Ortasında
turuncu lacivert
required field must not be blank
kelebenk


Bu fantastik insanlar da eğer isterlerse kendi listelerini oluşturabilirler:)

p.s: Eklemeyi unuttuğum insanlar olabilir, bu listeyi yapmak bile bayağı vakit aldı:/ İzlediğim ve listemde olan yazarlar da benim için önemliler;) Eğer onlardan da birileri isterlerse böyle bir liste yapmak, mim onlara da gitsin...

12 Şubat 2009 Perşembe

Becoming Jane


Jane Austen'ın kitaplarından uyarlama filmleri izleyip neredeyse hepsine bağımlı hale geldikten sonra, bir de sevgili yazarın o kulaktan kulağa gelen hazin hayat hikayesini anlatan filmi izleyelim dedik "Becoming Jane"
Filmi izledikten sonra keşke bu kadar çok atıp tutmasaymışım kitapları hakkında dedim. Hani demiştim ya bir önceki yazıda; hissettiğini yazarak başkasına aynı şeyi hissettiremezsin diye... Ama yazarı biraz olsun tanısan; ne demek istediğini, nerede kendinden bir yanını eklediğini buluverirsin... Ben geç de olsa fark ettim bunları bu film sayesinde...
Filme gelirsek; Pride&Prejudice dan sonra repliklerini ezberleyeceğim ikinci bir film olacağa benziyor. Hatta bu filmi daha çok sevdim sanki, ya da hikayeyi mi demeliyim? Kendinden bir şeyler varsa bir yerlerde; ya bir arkadaşta, ya bir kitapta ya da bir filmde o zaman senin gözde filmin olabiliyor isterse imdb puanı 5 olsun...
Hissedilen duygu bize öyle bir yansıtıldı ki...
Yazarın neden hep mutlu sona gittiği öyle güzel anlatıldı ki...
"Benim karakterlerim her ne zorluklarla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar mutlu sona erişecekler..."
Bir de filmde yazarın kitaplarını yazma süreçlerini göstermeleri; Darcy isminin oldukça ortalarda dolaşması hoşuma gitti tabii...
Bitmeyen, sonsuz olan sevgi de hoşuma gitti...
Gerçekliğini bilmek de...
(Bugünlerdeki aşk içerikli yazıların sebebi bu filmler, ara vermeli, vermeli...)

7 Şubat 2009 Cumartesi

Kaybolmak gibi bir masal kitabında
Ya da bir kitabın kayıp sayfası gibi...
Ne dersen de
Bir kayıp var ortada
Başka yerde arama...

5 Şubat 2009 Perşembe

Değişirim değişmem bana ne!



"Değişmem bundan sonra ben" diye bir Üçnoktabir şarkısı vardır.
Bağıra çağıra söyleyebileceğim bir şarkı olsa da kendisine çok fazla katılmıyorum an itibariyle.
İnsan özünde çok fazla değişime uğramasa da (huyu kastediyor yazar kişisi) genel itibariyle "yok canım hiç olur mu" ya da "bu da ne be asla yapmam ben bunu" denilen şeyler düşünülebiliyor, sonra da yapılabiliyor. Zevk, alışkanlık haline de gelebiliyor evet, abartmıyorum.

Misal çocuk görünce kaçan bir insan, kendini onlara gülümserken bulabiliyor.
Tanımadığı çocuklar ona baktığında tanıdıkmış gibi davranmayı, onların gözündeki "kim bu?" sorusunun bıraktığı bakışı görmeyi eğlence haline getirmeyi, karşılıksız alınan bir gülüşü görmeyi seviyor hale gelebiliyor.

Misal n.ş.a da ağlama durumuna gelebileceği bir habere, olguya kayıtsız kalabilmeyi başarabiliyor."Amaaaaa..n" diyebiliyor(misal veren kişi şaşırıyor.)

Misal "o da giyilir mi, o da takılır mı" diyen bir kişi onu giyip, takabiliyor.

Öğretmen olacağız biz efendim, alışmamız lazım.
Başta çocukları sevmemiz lazım.
Sonra işimiz gereği klasik giyinebilmemiz lazım, yeri geldiğinde takıp takıştırabilmek lazım.
Her şeye burun bükmememiz lazım.
Bazı konularda hassasiyetimizi korurken soğuk kanlılığımızı da koruyabilmemiz lazım.

Anlaşılacağı üzere misal verilen kişi ile klavyede o harfleri tıkırdatan kişi farklı kişilikler değiller.
"Ben nasıl öğretmen olacağım yaaaaaaa?" diye giden bir soru cümlesinin yankısını duyabilirim belki bir zaman daha, olsun.
En azından yaş ile birlikte bir değişimin içersine girdiğimi ve bazı "olmaz" dediklerime alıştığımı, benimser olduğumu, hatta ve hatta bazılarını "olur" kıldığımı görüp seviniyorum.

Belki "olmaz olmaz" dediğim asıl şey bu meslekti.
Belki hala içimde bir ukte kalmıştır başka meslekler adına ama napalım?
Önümüze bakalım, arka karanlık...

Değişim güzel bir şey bence, evet evet.
Değişim kesinlikle güzel, bir hamamböceğine dönüşmüyorsan...

3 Şubat 2009 Salı

Kendini seven insan modeli



Her "biz" in içinde bir "ben" varmış. O "ben" duygusu ağır basarmış bazen.
Bazen algılanamayacak sınıra ulaşırmış bu, yanına bir "cil" eki ilave edilirmiş.
Ne kötü bir hal alırmış dünya o zaman.
"Hep ben hep ben umrumda değilsin sen" yakışmazmış kimselere...
Önce orada burada karşılaşılmış bu sıfatla, sonra olmayacak alanların içine sızmış:
Sevgilere...

Anlayamadığım, algılayamadığım bir konuya değinmek istiyorum bugün.
Bencilliğe sınır çizmek istiyorum.
Bana "Bu kadar bencil miyiz?" dedirten şeylerden bahsetmek, sorular sorup yanıtlar aramak...

Bir haftadır bir arkadaşımın mutsuzluğuna seyirci kalıyorum, izleyip, hiçbir şey yapamamaktan usanıyorum.
Sevgi vardır, belli bir zaman sonra bitebilir belki normaldir bu.
Bir diğerinin sevgisi aynı süre zarfında bitmez, bu da normaldir.
Seven kişi sevmeyene bu durumda baskı uygulayamaz ama.
"Kendime zarar veriyorum" larla bir diğerini olur olmaz, akıl almaz pek çok şeyle zorlayamaz ama.
Psikolojik baskı kurup verilen değeri sömüremez.
Kendi mutluluğu için bir diğerini mutsuzluğa sürükleyemez.
Sevgi bencil olabilir mi bu kadar?
Seviyorum diye belirttiği kişi karşısındaki değil de kendisi değil midir?
Sevdiği kişiyi mutsuzluğa sürükleyen "seven" sıfatını hak etmekte midir?

Ben aşk doktoru(yok öyle bir şey tabii) ya da onun gibi bir şey değilim. Belki anlayamıyorumdur, kafam basmıyordur başkalarına, başkalarının sevgisine...
Ahkam kesmek değil bu.

Bir başka sevgi türü var bir de...
Başında çok güçlü olan, ayrılıkla nefrete dönüşebilen "Ben mutlu olamadım o da mutlu olamasın" cümlesiyle son bulan sevgiler var.
Yalnız ben onların ne tür bir sevgi olduğunu çözebilmiş değilim.

Sevgi güzel bir şey, sevilenle olmak da güzeldir muhakkak ama olmuyorsa bir şeyler, sevilmiyorsan ya da sevilmemişsen hiç, bu neyi değiştirir ki?
Nasıl bencil olabilirsin?
Nasıl kendi mutluluğunu düşünebilirsin?
Nasıl öne kendini koyarsın?
Sen sevdiğinden emin misin onu?
Kendine aşık olduğunu kabul eder misin?

"Bir tek dileğim var mutlu ol yeter" gibi arabesk yapacak bir halet-i ruhiye içersinde değilim ama bu cümle bana daha mantıklı geliyor.
Mantığımla hislerimin buluştuğu bir köprü var, onlar bana "Sevgide bencillik yok" diyor.
Olmamalı...

2 Şubat 2009 Pazartesi

isim

Bir yolculuk var
Bir zaman bir mekan tek ihtiyaç
Bir durak var
İkisinin ortasında: geliş ve gidiş
Bir isimle gelmiş gelen
Bir isimle gidecekmiş
Onun ismi öyleymiş.
Fark edilmemiş...

ders kaydı saçmalığı

Okul iyi hoş da ders kaydı için okula gitmek saçma bir şey.
İnternet üzerinden kaydını yapıp sadece "kaydımı yaptım" cümlesini sarfetmek için 3-4 gün öncesi gitmek hoş bir şey değil.

Babam kızacak artık bana:S
İlk başta 7 sinde gideceğim dedim.
Sonra ders kaydına gitmem gerekiyormuş diye 5'inde gidecek oldum.
Bugün bir mesaj "alttan dersi olmayanlar kayda gelmeyebilirlermiş"
7'sinde gidiyorum artık ne olursa olsun:P
Bilet ve Pamukkale Turizm sakinleri benden bıkmış olmalılar.

Ama ne olursa olsun tatilimin birkaç gün uzaması sevindirici.
Ne çabuk geçti bir ay?
Saatler yalan sanki...

1 Şubat 2009 Pazar

sevgili katrankaranın bloguna her adım attığımda çalan neyin nesi kimin fesi bilmediğim malum şarkı gözlerime bir şeyler yapıyor...Her defasında!

Gece gece efkarlandım yine...


"benim bağırasım gelir..."

benim de gelir ama bağıramam.

hayalhane

Mantığıyla hareket eden biri sayılmam ben ama mantığı da es geçecek biri değilim. Hatta beni çok fazla tanımayan insanlar duygusal biri olduğuma inanmıyorlar. Savunma ya da kendimi ifşa etme adına "balık burcuyum ben" deyiveriyorum böyle durumlarda. Çünkü ne zaman biri burcumu sorsa, cevabını aldıktan sonra "aaa onlar çok duygusaldır" ifadesini yüzüme yapıştırıveriyor, alıştım gocunmuyorum bundan.Gelmeye çalıştığım nokta, duygularımı tam anlamıyla yaşayamam ki bunlar ufak da olsa mantıklı olmamdan kaynaklanıyor.

İnsan hayalleriyle yaşar derler, kim der, demiş midir ondan da emin değilim ama ben inanırım bu sözün doğruluğuna.İnsan düşünüyorsa vardır. Düşünmek bir anlamda hayal etmektir; o bir ev ise hayal onun bir odasıdır ya da penceresidir, kişinin hayal gücüyle alakalı bu biraz da...Birkaç gecedir uyumak üzere başımı yastığa koyduğumda hayal kurmaktan korktuğumu fark ediyorum. Oysa uyumak, hayalle başlayan bir yolculuğun düşte son bulmasıydı benim için... En güzel hayallerimi kurar ve en güzel düşe düşerdim bir zamanlar. Oysa şimdi bir hayalin peşinden giderken önüme engeller çıkıyor. Bir aksi cümle uykuya giden yolumun önüne çıkıyor ve ezip geçiyor beni, benim hayallerimi...