29 Nisan 2009 Çarşamba

Bir bekçinin günlüğü



Öğleden sonra dersin yarısına girmek istemeyip(sınava çalışırım bahanesiyle) çıktım okuldan. Dışarıya o çok sevdiğim hava hakimdi: Hafif rüzgar, gökyüzü açık, toprak kokusunu beraberinde getiren bir yağmur... Yağmuru, ıslanmayı daha bir sevdiğimden derin nefes ala ala otobüsümü bekledim. Islanıyorum dedim ya aslında bunu biraz abartmaya başladığımın da farkındayım. Uzun bir süredir(4-5 yıl kadar oluyor o uzunluk) şemsiye kullanmıyorum. Sanki yağmur yağınca ıslanmalıymışız gibi...Buna "şemsiye kullanmadan yaşama sanatı" diyorum laf aramızda:)

Neyse haydi bakalım deyip bindim otobüse. Otobüslerde dalıp gitme moduna sık sık girdiğim gibi burda da aynı şeyi yaşayıp ineceğim durağı geçmek üzereyken uyanıp atladım hemen...Otobüste Teoman çalıkyorken mp3 te iner inmez sanatçı Vega ya bıraktı yerini ki "1 kadın ve 1 erkek" der demez "elimde değil"le evin yolunu tuttuk. Bugün her zaman yürüdüğüm cadde de daha bir anlamlı geldi...Bir balkondaki renkli rüzgar gülü, yeni açılan petshoptaki kuş cıvıltıları, sonra oraya bakarken önümden aniden geçen serçeler ve ara ara ıslak çiçek yapraklarının uçuşarak rüzgara karışması gibi... Müziğin de etkisiyle belki, her şey çok sevimli bir tablo halindeydi, güzeldi işte...

Neyse ben o şairane halimle merdivenlerden çıkarken çoktaaan sınav çalışmaktan vazgeçmiştim bile, yine geç saatlere erteleyecektim sözde. Oysa dün çantamdan çıkardığımı zannettiğim güzel anahtarım çantamın en ücra köşelerinde bile yoktu, dahası her daim minimum bir kişiyi içinde barındıran evimiz dakikalardır parmağımı basılı tuttuğum zile en ufak bir tepki vermiyordu. Uzun lafın kısası bize bağdaş kurup kapının önüne oturmak düştü... Hı benim her zamanki gibi en acil durumlarda devre dışı bıraktığım telefonum da bu kez bana tavır yapıp şarjı yutmuş idi. Evsiz ve de barksız bir insan misali bir saate yakın kapının önünde nöbet tuttum:p Saat kavramından bihaber olduğumdan şimdi tam süreyi veremeyeceğim:P

Neyse fırsat bu fırsat yapacak bir şey yok, açtım defterimi şöööyle bir göz attım sayfalarına, çalıştım az:) Bu da güzel yön olmalı...

Bir de arada kalkıp zile basmayı da ihmal etmiyordum tabii, uyuyan falan olur diyerekten... Ama nafile:))

Müzik dinlemedim ayak sesi dinledim bol bol...

Hmm bu kızlardan birinin olabilir.
Yok bunlar çok kişi ı-ıh.
Yok bu yukarı çıkmıyor gibi...
(Her türlü ses analiz edilir:P)

Neyse in ve de cin top oynamaktan sıkılırken gelen bir çift ayak sesinin bizim eve ait olduğunu tahmin edip, "bingo!" dedim, erdim muradıma.
Çile bitmiş idi:) Uzun zamandır dışarda kalmamıştım evet...

Eve adım attıktan 5 dk sonra Fatma kişisi uykulu gözlerle bize seyirtince tabii "ama ama ama..." dedim. "O kadar zile bastım niye uyanmadıııııııııın" da diyebilirdim ama demedim, çünkü kendime gülmekle meşguldüm.

Kalın sağlıcakla:))

28 Nisan 2009 Salı

Tamam, pes!

Bu yazma işini ne amaçla bitirdim tam emin değilim. Yani belli sebeplerim vardı ama açıklama yaparken birbiriyle çelişen yanıtlar veriyordum.

Bazen her şeyi kaldırıp yeniden sermek gerekir ya belki öyle bir şeydi...
Her şeyi bozup, kendi haline bırakmaya çalışıyordum galiba...
Galiba kaldırdıklarımın yerine yenilerini sermek istiyordum.
Hala aynı istekleyim ama bunun yazmayla ne alakası var ki?
Yazarken iyice duygusal tuzaklara kapıldığımı zannetmiştim.
Belki gerçekten de öyledir, bilmiyorum.
Ama bu hafta sanki bir aymış gibi geldi, sanki her gün yazıyorum da buraya, laf!
Ama öyleydi, bilemedim.

Bu hafta süresince düşündüm iyice, fazla dağılmadan yeni birkaç kararımı uygulamaya geçirmeye çalışacağım.Yalnız bana en çok güç veren şeyi ardımda bırakıp nasıl baş edebilirim ki böyle? Tek içimi döktüğüm alan da benimle olsun:)

Bir müddet her şeyden elimi ayağımı çekmekte kararlıyım, evet yalnız "yazmak" gelsin benimle...
Yalnızca o gelsin.
Gitmeyeceğim bir daha...
Gidersem de dönerim yine büyük ihtimalle...

Blog döndüm, blog arkadaşlarım döndüm, güzel mimler -evet- döndüm, bir de her an bana "yaz artık" diyen gausss efendi döndüm:))

Başları şişirmeye başlayalım bakalım, haydi hayırlısı...

19 Nisan 2009 Pazar

yazmasam daha iyi

Bir müddet yazmamayı düşünüyorum.
Bu bir müddet uzayabilir, uzayabilir...
Ben elimden geldiğince uzun tutmaya çalışacağım ama ne kadar başarabilirim bilmiyorum.
Yazarken bile güçlük çekerken...
Kendimce sebeplerim var yazmamak için, buraya yazmamak için...

Belki dönerim, belki birkaç hafta sürer, dayanabilirliğimi hiç ölçmedim.
Bu yazmaktan da öte bir şey aslında...

Neyse hoşça kal blog.
Özle beni;)

p.s: Bana değerli zamanını ayıran, günüme ortak olan herkese teşekkür ederim. Yazmıyorum, ama okumaya devam! He bir de canım ciğerim kırmızı ağacımda arada sırada yazacağım elbet, bu sadece bu "istenmeyen alan" için...

15 Nisan 2009 Çarşamba

Kim ki bu? (m.i.m)

LiberterKedi'den de mim gelmişti bir vakit(teşekkürler efendim) Oturup yazmak istemedim bir müddet, konu zor geldi, bilmediğim yerden sormuş:P

Konumuz "Ben kimim?"
"Neler öğrendim?" miminden daha geniş bir konu.
Nerden alıp nereye sürüklesem bilemiyorum...
Zaten insan kendinin %100 ünü bilemezmiş.Ben bildiğim kadarıyla, özet geçerek, aklıma gelen bariz özelliklerimi anlatayım. Sen kafanda istediğin gibi şekillndir...

*Hassasım, duygusalım.
Önem verdiğim şeyler var, kimileri bunların "küçük şeyler" olduğunu söyler ve bir "alıngan" kelimesi içine ittiriverir beni ama öyle değildir durum. Ben o "küçük" şeyi iç dünyamda "büyük" bir yere koymuşumdur. Kırılıveririm böyle durumlarda, ama çoğu zaman kırgınlığım tamir edilebilir düzeyde olur. Bir de çok önem verdiğim kişilere karşı hassas olabilirim, gerçekten küçük şeylere takılabilirim...Duygular dedik; bir çok şeyi duygularımla sorgularım. Bu mantıksız olduğumu göstermez; lakin duygusal bir çıkmazdaysam mantığıma kılıf uydurabilirim.

*Dinlerim, dinlemeyi severim.
Dinlemek benim için çok önemlidir. Karşımdaki iyi bir dinleyici değilse her an gözümden düşebilir. Biri bir şey anlatırken mevz-u bahis ne olursa olsun tüm dikkatimi verip dinlemeye onu anlamaya çalışırım. Ve karşısında susmam, bir anlatılan varsa karşıdaki birkaç cümle de olsa bir şey söylenmesini ister diye düşünürüm.

*İnsanları olduğu gibi sevmeye çalışırım.
Kimsenin doğrusuna dil uzatmam. Benim için önemli olan kişinin özüdür. Yaşantısı, önem verdikleri, ailesi, giyimi, zevkleri... değildir. Ve bir müddet de olsa her insanın içinde olan "iyi" yi görmeye çalışırım. Ama olmuyorsa olmaz işte...

*Uydum akıllı biriyim. Deliyim az.
Sevdiğim biri bana "haydi gidelim" dediğinde yer ve zaman kavramları önemli olmaz. Çıkar giderim. Saçmasapan şeyler yapmış olabilirim(tabii ki bir boyutu var),çocukça şeyler yapmış olabilirim, rezil olmuş olabilirim ama bunlar yaptığım şeyden zevk almış olduğumu değiştirmez, pişman olmaz "bir daha ne zaman yapacağım ki" derim ve mutlu olmaya devam ederim:)

*Dışardan bakıldığında sessiz bir görüntü içersinde olabilirim.
Yeni tanıştığım insanlarla hemen kaynaşabilen biri değilim. Hemen "ben" olamam, adapte olmam gerekir. Hiç konuşmam da değil ama kurduğum cümlelerin içinde olmayı çok beceremem. Dışardan "soğuk" gözüktüğümü söyleyenler oldu, doğrudur deyip başım üzerine koydum. Neyse zaman geçerse biraz çok sesli bir insan olabilirim:P He şunu da belirtelim, yeni tanıştım diye de her konuda sessiz kalamam, konuşmam gerekiyorsa lafımı da sakınmam, sadece gerekli kısımlarda konuşuyorum galiba. Her şeye hemen maydanoz olabilen bir yapım yok.

*Her şeye espri yapabilirim. Bana kusma efektleri yollayabilirsiniz.
"Yeter, nolur sus" diye yakınmalara varacak düzeyde zincirleme espri yapabilme kapasitesine sahibim. Ama her zaman olmaz, geldi mi de durdurulmam mümkün olabilemez:)

*Affedebilirim. Ama soğuyadabilirim.
Bahsi geçen kişi sevdiğim biriyse, kırılırsam, kırdıysam, her ne ise araya vakit girmesini istemem. Suçluysam da suçsuzsam da ilk adımı atabilirim. Ama gerçekten kırılmışsam, yahut onun yaptığı kırgınlık çok abes ise soğuyabilirim, ki bu çok fenadır. Geri getirilmesi zordur, imkansıza varacak düzeydedir. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

*Rahatım, tembelim.
Çoğu kişinin kafasına taktığı şeyleri takmam, zamanı gelince yapılacağını düşünürüm. Kafaya takılacak şeyler vardır, ki bunlar imkansızı zorlayan şeylerdir, onları takarsın tamam. Ama gerisi de gereksizdir.

*Utangacım, çekingenim bazen.
Kendimi birçok şeyde arka plana alırım, şartlar beni zorlasın, sorun olmaz. Ama bir isteğim olacaksa başkasından, onun en küçük rahatsızlığını dahi düşünürüm. Bir şey isteyeceksem, bin türlü açıklama yaparım kendimin yapamayacağına dair,yahut bende olmadığına dair. Çoğu zaman isteyemem işte. Utanırım falan:) He istenecek bir şey varsa bir ortamda kimse de istemiyorsa, gider isterim, yaparım. O da gariptir.

* Gözlemlerim, çabuk tanırım.
Bu benim elimden gelen bir şey değil. Birçok kavramı unuttuğum halde, yapılan davranışı, söylenen sözü unutmam. Zaman geçince bir kez gördüğüm bir insan hakkında pek çok özelliği sıralayabilirim. Çabuk tanı koyarım ve genelde yanılmam çoğu zaman yanılmak istesem de...Arkadaşlarım "ben nasıl biriyim?" sorularına üzerimde yanıt aramışlardır çoğu zaman...

*Çabuk sinirlenebilirim, sinirlendiğimde kırıp dökebilrim. Sonra pişman olabilirim. Ama iş işten geçmiş olabilir.
Elimden gelen bir şey değil. Sinirliysem yanımdaki kişi bundan nasibini alır çoğu zaman, çünkü ben sinirlenince susarım, o beni uğraştırırsa anlat anlat diye, ona patlarım. Sonra patlama sonrasının yaralarıyla uğraşırım. Pişman olurum. O kişi önemli değilse öyle de bırakabilrim, bazen gamsızım 8-)

*İlgi alanlarını severim. Her şeyi yapmaya çalışırım.
Çok sevdiğim şeyler de vardır ama hayatta zevk alınacak o kadar çok şey var ki her kalıba uygun olmayı severim, birçok şey ilgimi çekebilir ve öğrenmeye istekliyimdir öyle konularda...Sayısalı seçip "Ama edebiyatla hala ilgilenebilirim ki" diyen ve pişman olan biriyim. Şimdi matematikten kaçıp edebiyatla uğraşmak istiyorum, komik.

*Samimiyet önemlidir.

*Tamam eğlenmeyi severim falan ama içimde dipsiz bir kuyu da vardır, hiçbir şey göründüğü gibi olmayadabilir. Çok karamsar olabilirim. Böyle durumlardan beni çıkarabilecek pek az kişi vardır.

*İnançlarım vardır. Bunlarla ön planda olmayı sevmem, fikirlerimi kendime saklarım, fikirlerini orda burda başkalarına kabul ettirmeyi amaç edinen insanlardan hoşlanmam. Fikirlerim açısından dışta bırakılmak, etiketlenmek, kategorize edilmek nefret ettiğim şeylerdir ve kırılma noktamdır. Çok yapılır belli şeylerden dolayı, çok da kırılırım ama ağzımı açıp tek kelime edemem, etsem de fena olur işte...

İnsan özünden çok sapmaz ama bir şeyler yapılabilir işte, istersem değişmeye çalışırım. "Ben böyleyim" deyip oturmam. Hem bazı şeyler bazen çok değişir, bazen kişiye özel değişiklik yapılır, ne bileyim:) Ben böyleyim ama böyle olmayadabilirim. Nasıl anlatayım ki kendimi? Tanımak lazım, vakit geçirmek lazım. Hem ben böyle dedim diye bunları tam olarak yapıyorum demek de değildir... Aralarındaki bazı şeyleri yapmaya çabalarım ama ne kadar yapabildiğim tartışılır. Ama mim olunca, hele de buradaki bir çok kişinin beni tanımadığı düşünülünce "beni böyle bilin..." gibi birkaç cümle sarfedebileceğimi düşündüm.

Unutmadan, hep ruhsal açıdan baktım olaya ama gerisini ben önemsemiyorum, önemsenmesini de istemiyorum. Gerisi bana kalsın; kilomu, boyumu, saç, göz rengimi merak edenlere de selam olsun:)

13 Nisan 2009 Pazartesi

Sevemedim blog seni! (m.i.m)

Finduilas hanım mim yollamış.(Bir diğer mim aklımda!) Demiş ki ne demiş?
''Bloglardaki nefret ettiğin şeyler neler?" demiş. Çok güzel demiş. "Söyle de rahatla sen de" demiş.
...miş...miş...miş...

Ben de dedim ki...(teşekkürlerimi sunduktan az biraz sonra)

#Yazma dilini konuşma diliyle karıştıran,hatta dilini ayarlayamayan blogları sevmiyorum. Küfreden, Türkçe'yi katledercesine kullanan bloglar bana göre değil. Tamam arada sırada kullanırsın havan değişir ama her daim her daim... Ben öyle insanları sevmiyorum ki bloglarını seveyim:p

#Bol reklamlı blogları sevmiyorum. Dikkatimi fena halde dağıtıyorlar ve sanki para kazanma amaçlı yapılmış samimiyetten uzaklarmış gibi geliyor.
#Temaları çok renkli oldu mu bak o da olmuyor. Hatta öyle bloglar var ki yazı renkli tema renkli, resimler var renkli...Göz var nizam ..?

#Kişisel blogları okumak güzel ama çok da kişisel olmamalı. Her şeyini ortaya döken, artık yaşantısı "ortalık malı" olan(çok mu ağır oldu?) bloglar da itici geliyor bana. Ben o kadar dahil olmak istemiyorum belki de tanımadığım insanların hayatına. Sanki bir "mahrem"lik olmalı. Bir yerde durulmalı...

#Herkesi izlemesine alıp izleyici sayısını artırma amacı güden blogları sevmiyorum.

#Yoruma kapalı bloglardan hoşlanmıyorum, nefret değil ama insanın yorum yapası geliyor di mi ama?:P

#Kendi resimlerini oraya buraya koyan, "işte,işte yazan bu hatun!" dercesine gözümüze sokan bloglardan haz etmiyorum.Ben yazılarını seviyorum, onları okumayı, abartırcasına seni görmeyi değil...Amaç yazmak idi kendini sergilemek değil.

#Açılır açılmaz sert bir müzikle karşılanmayı sevsem de iş okumaya geçince kafamı yoran, sözleri dikkatimi dağıtan müzikli blogları sevmiyorum. Klasik olursa ne ala...

#Her yazısının altına ismini yazan blogları sevmiyorum. Zaten "yazan" diye bir özellik mevcut, bir daha yazınca pekiştirilmiş oluyor ki gereksiz...

Konu buna odaklı olunca aklıma ne geliyorsa yazdım. Hepsinden nefret etmiyorum. Bazı şeyleri bazı yazarlar için göz ardı da edebiliyorum hatta. Mesela okumayı seviyorsam ama müziğini sevmiyorsam, susturup devam ediyorum okumaya...Ama bunların pek çoğunu içeriğinde barındırabilen bloglar var, işte onlardan şiddetle kaçınıyorum:)

Heh içimizi de döktük, rast gele!

Mimi MiScHiEF isterse alsın götürsün evine:)

12 Nisan 2009 Pazar

sen

Kim duydu?
Tek bir zamir
Ve asılı kalmış bir keşke
"ben"

11 Nisan 2009 Cumartesi

Mümkün.

9 Nisan 2009 Perşembe

Doğru mu?

Anlıyorum seni hayat...
Hep bir şeyler vermeyi sevmiyorsun, bazen elimdekilerin değerini anlamam için alıyorsun bir şeyleri...
Biliyorum, bilmiştim, bildim.
Sonra unutmuştum, unuttum,unutmuşum.
Hatırlattın.

Ama beni de anlasa birileri, anlasa...
Biri dese ki anlıyorum, gel gidelim buralardan, bırak o üzenler kalsınlar kendi yerlerinde diye...
Biri hayatıma el atsa, sevilenleri bıraksa, kalsa onlar hep benimle...
Üzenleri, yoranları atsa bir kenara, onlar kendi yağlarıyla kavrulsalar...
Ben başka kişilerin çorbasına tuz olsam.

Herkesi anlamaya, onları olduğu gibi kabul etmeye, sevmeye çalışıyorum. Ve o kadar çok yoruluyorum ki bunu yaparken. Yıpranıyorum. Sonra bir emek verdiğim beraberlik, arkadaşlık, benim geldiğimi sandığım yollardan çok çok gerilerde oluveriyor.
Sonra sağlam temeller attığımı sandığım bina altında kalmışçasına ezilip, büzülüyorum.
"Bu muydu? Böyle miydi?" diyorum.Sanki ben dizmiştim o tuğlaları yerli yerine ama onlar çürük çıkmıştı ... Elimi dolu zannederken, bakıyorum hiçbir şeyim yok.
Sonra üzülüyorum işte.
Kendime üzülüyorum.
Beni yanlış anlayan arkadaşıma üzülüyorum.
Bakış açılarımız farklı olduğu için arada olup biten yanlışlıklara...
Benim ona ayak uyduramayacağımı, artık onun yanındayken hep bir şeylerden çekineceğimi bile bile...
Yüzüme gülerken ardımdan kurguladıklarını bile bile bu arkadaşlığa devam etme sürecini izleyişime...

Ben de istemeden verdiğim değeri eksilteceğim işte birer birer. İnsanlar farklı olabilirken, beni anlama yahut niyetimi bilme konusundaki karışıklıklar alacalı yapıyor net bir rengi...
O kumaş kirleniyor...

"Bak o da böyle biri işte, onun kendince doğruları da işte bunlar..." demeye zorlandım ilk defa. Alınılmayacak şeylere alınma... Benim güvensizlik olarak tabir ettiğim şeyleri gündeme getirmeler...Bunlar önemli şeyler.Arkadaşlığın da kendince kriterleri var.

İnsanlar ruhsal açıdan çok farklılarsa yine de çok iyi olabilirler mi acaba?
Ya anlayamıyorlarsa birbirlerini, ardından gitmenin bir faydası var mı ki?

İlk defa çok yordu biri beni.
İlk defa çok farklı insanların çok iyi arkadaş olamayacaklarını üzülerek anladım.

Ama hala aynı yıkıntıdayım.
Hala onu tekrar inşa etmeye çalışıyorum, kendimden ödün vererek duruyorum o noktada...
Doğru mu?

6 Nisan 2009 Pazartesi

Büyük Umutlar


Bazı kitaplar hayal meyal gelip gidiyorlar zihnimde, ne bir isim, ne bir yazar hiç bir şey hatırlamaksızın... Karakterler, yaptıkları bir köşede ama hangisi neye ait hatırlayamıyorum. Great Expectations da onlardan biri imiş işte...

Dickens'ı severim, çocuklarını severim onun. Kitap içlerine gizlediği farklı karakterleri severim. Karamsar çerçeveden insanlarını alıp iyi insanlarla karşılaştırmasını severim. Aslında onun birçok kitabında vardır "umut" ama belki biraz daha fazlaydı "Büyük Umutlar" da, adı üstünde, öyle ya:) Yalnız kitabı bitirememiştim, bilmem neden yarım kalmıştı. Tabii tüm bunları filmi izlemeye başladıktan sonra anımsadım. O kitabı okuduğumu biliyordum filme başlarken; hatta yarım bıraktığımı da biliyordum ama hangi karakterler hangi olaydı anımsayamıyordum. Sonra film içinde o yaşlı deli kadını görünce anladım. Güzelim Estella'yı. Küçük Finn'i...

Filmi izlerken bol bol "Dickens görse bunları ne hisseder acaba?" diye geçirdim içimden. Birçok uyarlama film izledim ama bu filmdekiler sanki kitabın içinden çıkıp o mekana gelivermişlerdi.His işte...

Sonra başka hisler vardı, durumlar... Takılı kaldım ben...

Yağmurlu anda Finn'in resim sergisindeki hali... Bu kadar iyi oynanabilir miydi? Gözünün hiçbir şeyi görmeme durumu, bulunduğun yere ait olmama durumu. Bakma ama görmeme, duyma ama algılamama durumu...

Bir de içimizde beslediğimiz umutlar. İstediğimiz her şeyin olması ama bizim o olanların içinde olamamamız...

Küçük şeylerin büyük gözlerle görülüp, zamanın bu görülenleri eskitememe durumu. Zamanın bir şeyleri hafızada capcanlı tutma durumu.

Nefretin, "bana yapıldı ben de ona yapayım" ların can yakıcılığı...

Kalp kırıklıkları...

Ailenin hep olduğu yerde durma durumu...

Güneşin nihayet yüzünü göstermesi...

Her şeyin hiçbir şey, bir şeyin her şey olma durumu...

Umudun "sevgi" olduğu durum.

Büyük "umut" ~ Büyük "sevgi"

3 Nisan 2009 Cuma

Parmak Uçlarından Bakış



Yüksek değildi topukları,

Ayakkabılarını çıkardı yine de

Parmak uçlarıyla bakmayı denedi hayata...

Hep bir yüksek dala atladı elmaları

Hep bir yüksek raf ardındaydı aradıkları

Ama dayanamadı,

Dayanamadı parmakları...


Kanatları yoktu ki uçmaya

Kanadı kırık bile olamadı

Hep gökleri arardı bakışları

Aradıkları yıldız olur kayardı...


Gelirdi geçerdi ya hani

İner ve de çıkar mıydı?

Bir karışlık alan değildi belki

Ama zorlasa varır mıydı?

2 Nisan 2009 Perşembe

Amme hizmeti(m.i.m)

Çok uzun zaman önce bir mim göndermişti bana sevgili antepian... Konusu hatırladığım kadarıyla müzik adına eskilerde kalmış güzellikleri ortaya çıkarmak idi. Ben müzik konusunda kendi dönemim dışına pek çıkmadığım için bunu ertelemiş idim. Fakat aradan epey zaman geçince işin ucunu bir yerden tutalım dedik ve baktık bakındık, indirdik bir şeyleri, dinledik:) Ortaya birkaç isim çıktı ve onların dinleyip de kendi çapımda hoşuma giden şarkılarına yer vermeye çalıştım. İşte tüm bu uğraşlarım da benim "amme hizmetim" olmuş oldu.


Grup Çığrışım
Punk Rock’un temsilcisi olarak bilinen grup.70 yıllara mal olmuşlar. En bilinen şarkıları “salak” isimini taşımakla birlikte oldukça eğlenceli sayılabilecek sözleri var:

“hergün eve geldi durdu
dedikodu aşkın sonu salak

baba duydu ana duydu
biliyordum sonu buydu salak!” gibi bir örnek versek yeterli olur sanırım:))





Mavi Işıklar
64 yılında kurulmuş bu grup. Tesadüfen karşıma çıktı ve dinleyebildiğim iki şarkısından birini çok keyifli bulduğumdan buraya eklemeyi uygun gördüm. Biyografilere bakarken grubun pijamayla şarkı söyleme, yatak odalarını sahneye getirme gibi ilginçliklere imza attığından söz etmişler, ilginç bulunmuşlar bundan dolayıdır ki...













Ersen ve Dadaşlar
Kendileri “Anadolu rock”un öncülerinden sayılmakta birlikte, en parlak dönemlerini 70’li yıllarda yaşamışlar(rock müzik açısından) Akla ziyan şarkılarından birkaçını sayacak olursak “Geçti bor’un pazarı sür eşeği Niğde’ye, Kozan Dağı,Yedin Beni, Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm,aman tertip…” diye sıralayabiliriz. Ben grubu daha iyi tanıtmak adına aralarından “Bir ayrılık bir yoksulluk bir ölüm” şarkısını seçtim. Sözleri Karacaoğlan’a ait imiş:)


Son olarak bir Ayten Alpman şarkısına yer vermek istiyorum. Ayten Alpman diğer gruplara nazaran tanınmış biridir, birçok şarkısını biliriz, severiz, filmlerde duydukça eğleniriz falan filan… Ben daha önce duymadığım, bu mim vasıtasıyla öğrendiğim bir şarkısına yer vermek istiyorum. Şarkımızın ismi “Birazcık umut” Ben pek sevdim:)


Mimi sRkn ve Besimi ye pasladım gitti:)) İsterler ise istedikleri bir zaman bir amme hizmeti yapabilirler:)

1 Nisan 2009 Çarşamba

umursuyorum

...
Ne hale geldim umursamazmış gibi yapa yapa.
Umursuyorum her şeyi, her şeyi!
Bir kesim insan topluluğu da umursasın.

edit: Ruh halim daha daha iyiye gidince üç noktanın içine sığdırayım dedim "düne dair kötü şeyler"i ve unutayım gitsin.