Sevmiyorum güneş gözlüklerini. Kaşlarım çatılsın, iki kaşımın orta yerinde çizgiler olsun. Boyum kısa benim, hala lise öğrencisi muamelesi görüyorum. Bir kaş çatıklığı yaşlandırır mı beni?
Emin değilim, belki evet, gözleri görmek istiyorum. Belki hayır, karşıyım yüzün ortasında insana ait olmayan bir cisme. Belki evet ya da hayır, sevmiyorum bir cismin insanın aynadaki görüntüsünü değiştirmesini. Güneş gözlüğü büyüteç gibidir, insan onu takınca, kendini dev aynasında görmeye başlar.
Haydi x, gel de güneş gözlüğü takalım, güneş olmasına gerek yok, bir fotograf çekinsek yeter. Hatta dışarı da neymiş, bizim tavanlar camdan, evin orta yerinden verelim pozları.
* * *
İşte ister inanılsın ister inanılmasın, kelimelerin de var güneş gözlüğü. Bazen bir şeyi anlatıverecekken, samimiyetsiz bir görüntü içerisine giriyorlar. Yazıyorum ama olmuyor, içime sinmiyor. Süslemiş püslemişler kendilerini, benim hislerimi anlatmıyor.
Bazen sırf bu yüzden susuyorum.
~söz meclisten dışarda
28 Eylül 2009 Pazartesi
26 Eylül 2009 Cumartesi
17'sinde Bir Kız, 17'sinde Bir Sevda
Çok değil, belki de çok, 3 yıl öncesi...Lise sondayım, yatılı bir okulun dolu koridorlarında koşturuyorum. Her yerde insan var, her yer-de! Yalnız kalıp, düşünmek istiyorum. Bir merdiveni bitirip, okulun arkasına düşen arka merdivenlere koşuyorum. Biraz daha tenha, biraz daha karanlık diye, belki tercih edilmez diye...
Son kattan başlıyorum arayışa, burası dolu biraz, telefonla konuşanlar var. Sonra bir başka merdiven, iki üç kız oturmuş hararetli hararetli bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Sonra bir başka katın sonundaki pencere kenarını buluyor gözlerim, hemen kenarında bitiyorum. Pencere kenarında bir kalorifer var, üstü tahta ile kaplanmış. Oturuyorum hemen, ellerimi dizlerimle tutup, dışarı bakıyorum. Boş bir arazi içinde tek tük ışık var yanan. Turuncu, sarı, kırmızı ışıklar...Vakit gece yarısı belki, emin değilim, telefonum yastık altında... Şehir uyumak üzere, okulda bir uyumama isteği; kulak tırmalayan kahkahalar, koşuşturan hazırlık sınıfı öğrencileri, ağlayarak yanımdan geçen eli telefonlu kızlar...
Kimse diyorum içimden, kimse bulmasın beni... Tanıdık birileri geçiyor, pencere biraz iç kısımda kaldığından benden tarafa bakmıyorlar, rahatlıyorum...Sonra, yeniden dışarı bakıyorum, kör karanlığın içinde bitmiş ışıklara ve bitiminde cama yansıyan yüzüme; yorulmuş gözlerime, dağılmış saçlarıma, karşımda bana benzeyen, bana yabancı, bana tanıdık o yüze...Derdim var sanılmasın; ders çalışırken yorulur gözlerim, çalışırken dağılır saçım başım. Sanki saçımla çözerim soruları, her sorudan sonra bir başka şekil alır saç tellerim...
Kendimi boş verip dalıyorum yine dışarıya. Bu kez ne ışıkları görüyorum ne cama aksetmiş yüzümü. Düşünüyorum...
Peki ne düşünüyordum? Gerçekten hatırlamıyorum şu an. Ama o halim, o arada yaptığım yalnızlık nöbetleri, o an o kadar gerekliydi ki benim için...Sanki nefes alıyordum öyle zamanlarda, o yalnızlıklarda yalnızca kendim için yaşadığımı hissediyordum.
Zaman geçti sonra, 3. sınıfın ortalarına geldik. İnsanlarda bir sınav telaşı, bende telaşsızlığın telaşı...Ortada bir duygu, etrafında dönen bir ben. Başımda bir duygu, ortasında ben. Ve benlerin bitiminde bir sen. Soruların sonunda sen, etüt aralarında sen, şarkılarda türkülerde sen, istediğim okulda sen, şehirde sen...Pencere kenarı, o kalorifer üstünde seni düşünen bir ben.
Nasıl anlatsam ki o duyguyu? Bir mutluluk belki...Buruk bir mutluluk. İsyan edilmeyen birçok olumsuzluk, bir sürü umut, bir sürü heyecan...17 yaşın körpe bedeninde, kimsenin bilmediği bir duygu. Soğuk bir kış günü, içi ısıtan bir duygu...
Tatil günleri daha bir heyecanlı olurdum, özlem bırakmazdı ki yakamı, bir ay bin özlemle dolup taşardı. Şimdi anlatsam her şeyi, özlemin dinişini, küçümsenir. Öyle küçük şeylerle avunurmuşum ki ben, öyle kanaatkarmışım ki...Söylesem, ne bileyim...Söyleyemem de, anlaşılmaz. Anlaşılmadığı noktada üzülürüm, olmaz.
Hep bir şeyi bekliyormuşum ve bulmuşum hissiydi, ne beklediğini bilmediğin bir zamanda beklediğinin gelmesiydi. İçimde bir bayram sevinci... Yazılan şiirler, çocukça kaydedilen şarkılar, kaprisler ve hayaller. Ortada hiçbir şey yokken, her şeyin var olduğunu hissetmek nedir bilir misin? Ben bilirim de anlatamam. Peki tatil dönüşü evde yaşanan o duyguyu, o sabahı bulan geceleri? Bir şarkıyı 20 kez art arda dinlemenin hissettirdiğini?
Bekle denmişti bana "bekle" Açık uçlu bir soru gibiydi, kimse "ne kadar" olduğunu bilmiyordu...
Şimdi yine bir tatil için döndüm eve. Bir kanepe altında senin için yazdığım bir defterin varlığı, bilgisayarda kalmış, o zamanlar dinlediğim bir şarkı, uyuyamadığım zamanların yatağı... Yaşım olmuş 20, yine bir üçüncü sınıf, yine bir düşünce ama bir burukluk. Hatıraların canlandığı yerde ölmüş bulunmaları, zamanda asılı kalmış bir "dün"... Asılan yere gözünü dikip bakakalan bir ben. Özledim belki. O anları, o heyecanı, o mutluluğu, o imkansızlıkla gelen umutları...
İnsan kaç kez böyle hisler yaşar bilemem. Ama o koridorlarda boş yer arayan küçük kız var ya ve onun hissettikleri, onun hayalleri, onun içinde sakladıkları...Onlar öyle güzelmiş ki, öyle safmış ki hissedilen...Kaç yıl siler onları, kaç zaman geçmeli üstünden unutmak için? Kaçıncı sınıflara gelmeli peki? Bilmiyorum.
Şimdi o kızın göremediği, görmek istemediği, kaçtığı pek çok şeyi görüyorum, biliyorum, yaşıyorum da ne oluyor? Gittikçe uzaklaşıyorum da ne oluyor? Onun küçücük elleriyle, tıpkı o şarkıdaki gibi hiçbir şey başaramaması gözüme batıyor da ne oluyor?
Hep geçecek, bitecek, o değil, bu değil deniyor. Geçiyor, bitiyor, o değilmiş, bu değilmiş deniyor da o günler, o yaşananlar, takvimin o günlerinde kalan o küçük kız, peki o nasıl siliniyor? Var mı ki bir silgi, sileyim onu da...Nasılsa her şeyi siliyoruz ve her şey çekiliyor hayatımızdan değil mi?
Ben özledim o küçük kızı, çok... Pencere önüne oturup, dizlerini elleriyle kavrayan, başını cama yaslayıp, yalnızca kendine ve kendindekilere nefes alan kızı, özledim.
Son kattan başlıyorum arayışa, burası dolu biraz, telefonla konuşanlar var. Sonra bir başka merdiven, iki üç kız oturmuş hararetli hararetli bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Sonra bir başka katın sonundaki pencere kenarını buluyor gözlerim, hemen kenarında bitiyorum. Pencere kenarında bir kalorifer var, üstü tahta ile kaplanmış. Oturuyorum hemen, ellerimi dizlerimle tutup, dışarı bakıyorum. Boş bir arazi içinde tek tük ışık var yanan. Turuncu, sarı, kırmızı ışıklar...Vakit gece yarısı belki, emin değilim, telefonum yastık altında... Şehir uyumak üzere, okulda bir uyumama isteği; kulak tırmalayan kahkahalar, koşuşturan hazırlık sınıfı öğrencileri, ağlayarak yanımdan geçen eli telefonlu kızlar...
Kimse diyorum içimden, kimse bulmasın beni... Tanıdık birileri geçiyor, pencere biraz iç kısımda kaldığından benden tarafa bakmıyorlar, rahatlıyorum...Sonra, yeniden dışarı bakıyorum, kör karanlığın içinde bitmiş ışıklara ve bitiminde cama yansıyan yüzüme; yorulmuş gözlerime, dağılmış saçlarıma, karşımda bana benzeyen, bana yabancı, bana tanıdık o yüze...Derdim var sanılmasın; ders çalışırken yorulur gözlerim, çalışırken dağılır saçım başım. Sanki saçımla çözerim soruları, her sorudan sonra bir başka şekil alır saç tellerim...
Kendimi boş verip dalıyorum yine dışarıya. Bu kez ne ışıkları görüyorum ne cama aksetmiş yüzümü. Düşünüyorum...
Peki ne düşünüyordum? Gerçekten hatırlamıyorum şu an. Ama o halim, o arada yaptığım yalnızlık nöbetleri, o an o kadar gerekliydi ki benim için...Sanki nefes alıyordum öyle zamanlarda, o yalnızlıklarda yalnızca kendim için yaşadığımı hissediyordum.
Zaman geçti sonra, 3. sınıfın ortalarına geldik. İnsanlarda bir sınav telaşı, bende telaşsızlığın telaşı...Ortada bir duygu, etrafında dönen bir ben. Başımda bir duygu, ortasında ben. Ve benlerin bitiminde bir sen. Soruların sonunda sen, etüt aralarında sen, şarkılarda türkülerde sen, istediğim okulda sen, şehirde sen...Pencere kenarı, o kalorifer üstünde seni düşünen bir ben.
Nasıl anlatsam ki o duyguyu? Bir mutluluk belki...Buruk bir mutluluk. İsyan edilmeyen birçok olumsuzluk, bir sürü umut, bir sürü heyecan...17 yaşın körpe bedeninde, kimsenin bilmediği bir duygu. Soğuk bir kış günü, içi ısıtan bir duygu...
Tatil günleri daha bir heyecanlı olurdum, özlem bırakmazdı ki yakamı, bir ay bin özlemle dolup taşardı. Şimdi anlatsam her şeyi, özlemin dinişini, küçümsenir. Öyle küçük şeylerle avunurmuşum ki ben, öyle kanaatkarmışım ki...Söylesem, ne bileyim...Söyleyemem de, anlaşılmaz. Anlaşılmadığı noktada üzülürüm, olmaz.
Hep bir şeyi bekliyormuşum ve bulmuşum hissiydi, ne beklediğini bilmediğin bir zamanda beklediğinin gelmesiydi. İçimde bir bayram sevinci... Yazılan şiirler, çocukça kaydedilen şarkılar, kaprisler ve hayaller. Ortada hiçbir şey yokken, her şeyin var olduğunu hissetmek nedir bilir misin? Ben bilirim de anlatamam. Peki tatil dönüşü evde yaşanan o duyguyu, o sabahı bulan geceleri? Bir şarkıyı 20 kez art arda dinlemenin hissettirdiğini?
Bekle denmişti bana "bekle" Açık uçlu bir soru gibiydi, kimse "ne kadar" olduğunu bilmiyordu...
Şimdi yine bir tatil için döndüm eve. Bir kanepe altında senin için yazdığım bir defterin varlığı, bilgisayarda kalmış, o zamanlar dinlediğim bir şarkı, uyuyamadığım zamanların yatağı... Yaşım olmuş 20, yine bir üçüncü sınıf, yine bir düşünce ama bir burukluk. Hatıraların canlandığı yerde ölmüş bulunmaları, zamanda asılı kalmış bir "dün"... Asılan yere gözünü dikip bakakalan bir ben. Özledim belki. O anları, o heyecanı, o mutluluğu, o imkansızlıkla gelen umutları...
İnsan kaç kez böyle hisler yaşar bilemem. Ama o koridorlarda boş yer arayan küçük kız var ya ve onun hissettikleri, onun hayalleri, onun içinde sakladıkları...Onlar öyle güzelmiş ki, öyle safmış ki hissedilen...Kaç yıl siler onları, kaç zaman geçmeli üstünden unutmak için? Kaçıncı sınıflara gelmeli peki? Bilmiyorum.
Şimdi o kızın göremediği, görmek istemediği, kaçtığı pek çok şeyi görüyorum, biliyorum, yaşıyorum da ne oluyor? Gittikçe uzaklaşıyorum da ne oluyor? Onun küçücük elleriyle, tıpkı o şarkıdaki gibi hiçbir şey başaramaması gözüme batıyor da ne oluyor?
Hep geçecek, bitecek, o değil, bu değil deniyor. Geçiyor, bitiyor, o değilmiş, bu değilmiş deniyor da o günler, o yaşananlar, takvimin o günlerinde kalan o küçük kız, peki o nasıl siliniyor? Var mı ki bir silgi, sileyim onu da...Nasılsa her şeyi siliyoruz ve her şey çekiliyor hayatımızdan değil mi?
Ben özledim o küçük kızı, çok... Pencere önüne oturup, dizlerini elleriyle kavrayan, başını cama yaslayıp, yalnızca kendine ve kendindekilere nefes alan kızı, özledim.
25 Eylül 2009 Cuma
Yaz Bitimi

Ve bir yaz daha biter...
Deseniz ki "yaz biteli çok oldu be a.nur sen nerelerde kaldın böyle?" diye, haklısınız. Ben epey gerilerden geliyorum. Neden bilmem, bazen önden giden olmayı hiç istemiyorum. Bazı gerçekleri çok sonradan fark ediyorum, bazılarını hiç bilmek dahi istemiyorum. Kaçıyorumdur belki de kimbilir...
Yazın bitişi de öyle fark ettirmemişti kendisini şimdiye kadar. Aslında çok istemiştim bitmesini...İpi çekebildiğim kadar çekmiştim ama her defasında önümde yığınlarca ip birikmişti...Çektikçe uzamıştı...Okul açılsın, bu bitmez tükenmez, dolmaz boşalmaz boşluk kapansın istemiştim. Kendi kendimi yemelerim, umursamayan tavırlarım, altından kalkamayacağım kadar üst üste gelen bazı şeyler geride kalsın, ben üstünde "he man" gibi "güç bende artııık!" diye bağırayım istemiştim. Olmadı.
Zamana ilaç demişlerdi ya hani, bir de zaman siler demişlerdi ya, ben bu yaz bol bol almıştım o ilacı. Bol bol o silgiyi kullanmıştım. Zamanla ilaç fayda eder, zamanla bir şeyler silinir zannetmiştim. Oysa unutmuşlar ilacın tamamen kapatamayacağı şeylerin olduğunu, bazı şeyleri çitilesen de çıkmayacağını...Olsun, insan yaşayarak öğrenmiyor mu?
Bu yaz neler oldu bir anlatayım desem birikir bir şeyler önüme. Aile dolaylarında epey değişiklik oldu, misal. Misal, hiçbir yaz gitmediğim kadar şehir gördüm. Hastalıklar, kazanılan okullar, taşınma düşünceleri, ev arkadaşı sorunsalı...Yalnız hep etrafımda oldu tüm bunlar. Çoğu zaman yetişemedim oraya buraya, çoğu zaman en sorunsuz olarak görülüp sorunları yüklenmeye çalıştım. Ne kadar becerebilirdim ki? Bazen patladım, içim sıkıldı, genişletemedim...Hep içim kararmadı elbet, bazen aydınlandı yüzler...Güzel şeyler oldu, doruk yaşantılar oldu...Kavuşulan ayrılıklar, yeni yeni heyecanlar, umulmayan olaylar...Koca zamandı ya, hepsi sığdı içine. Ve ister inanayım ister inanmayayım hepsi bir şekilde "geride kaldı"
Sevemedim yazları ben, öyle yada böyle...Tatil yapamayan bir sürü insan var, biliyorum ama ben sevmiyorum uzun tatilleri. Sevemedim bu güne kadar, bu güne kadar o kadar da tatil gibi gelmedi. "Lay lay lom" günlerdi işte. Sabun köpüğü gibi...Değerlendireyim zamanı dedim, o da olmadı. Kitaplar okuyayım istedim, ayarladığım filmlere gömüleyim istedim ama onlar da sıktı işte bir zaman sonra...Beni oyalayan her şey, oyalamaz oldu. Meğer ben, sıkışık zamanlarda okuduğum kitapları daha çok seviyormuşum. Dar vakitlerde daha tatlı oluyormuş bir filme kapılmak. Sınav aralarında okunan kitap meğer ne tatlıymış.
Hem soğukları seviyorum ben. Soğukça olsun da elim üşürken kahve içeyim, kahvemi kitabıma dökeyim istiyorum. Yorgan altına gömülüp uyumamaya çalışırken müzik dinleyeyim istiyorum. Sabahları; kulaklığı boynuma dolanmış bir şekilde bulup, boğulmak üzereyken, apar topar kalkıp yoluma gitmek istiyorum.
...
Sevmediğim bu mevsim de geride kaldı, diyeceğim hepi topu buydu. Yine de hüzünlendim devirdiğim bir yaza daha bakınca...Yılların geçmesi, bazen bir doğum gününde, bazen bir yıl başında, bazen bir boy uzamasında nüfuz eder ya insana; bana geride kalan yazlar da aynı şeyi hissettiriyor işte. Geçiyor zaman, yıllar büyüyor, ben ayak uyduruyorum. En çok da değişmesini istediğim şeylerin hiçbir zaman değişmemesi koyuyor.
Şimdi, yeni bir dönemin başında, işine yeni başlayan biri gibi hissediyorum. Elimde geçmişten getirdiğim -hiç değişmeyenler- kutum, bilinmeyen ortamıma doğru yol alıyorum...
23 Eylül 2009 Çarşamba
20 Eylül 2009 Pazar
Uyanmak için bir sebep...

Bir sabah...
Gecenin pasını silen, biraz nemli, biraz ılık, biraz cıvıltılı.
Tıpkı "sabah" deyince gözümüzün önüne geliveren görüntü gibi, biraz taze, biraz canlı...
Yalnız zordur bazen bu sabahı gözde canlandırmak...
Her zaman güne "yeni bir gün" diye başlanmıyor...
Uyanınca; sabah, "sabah" olarak algılanmıyor.
Bazen özelleşitirmek gerekiyor günü, allayıp pullayıp sunmak gerekiyor...
Ben mesela, her gün, her uyanışta mutlu olmak için bir sebep ararım, o güne bir anlam yüklemek isterim.
En basitinden en özeline sebepler gelir durur sabahın ilk saatlerinde:
"Bugün şu ders var ve şu öğretmen" "Bugün tv'de şu var, akşamı iple çekmeli" "Bugün şuraya gideceğiz" "Bugün doğumgünü" "Bugün yeni yılın ilk günü" "Bugün cumartesi" "Bugün tatil" ...
Bunlar güzel şeyler işte...
Güne güzel başlamak için güzel sebepler...
"Nasıl başlarsan öyle gider" derler ya öyle işte....
Bugün de bir güzel sebep dayanmış kapımıza.
Diyor "illahi güne güzel başla"
Diyor "sakın beni unutma!"
Dört beş saat sonra güne güzel başlamak için bir sebep gelecek aklımıza...
Fısıldayacak:
"Bugün bayram" diye...
Erken kalkacaksınız -tıpkı o şarkıdaki gibi-
Çocuk olmasanız da, eski heyecanınız olmasa da, güne "yeni bir günün heyecanı"ile başlayacaksınız...
Güzel ellere yüz sürüp, kilo yapan bayram şekerleri tıkıştıracaksınız çantanızın orasına burasına...
Belki para tutmayacak elleriniz, teyzenin verdiği şekeri bayramlığınıza bulaştırmayacasınız, aileniz konuşurken büyüklerle siz bir arkadaş bulup koşturmayacasınız bahçelerde...
Belki dünyaya çocuk gözlerinizle bakmayacaksınız...
Belki hep görmek istediğiniz yüzleri değil de hiç görmek istemediklerinizi göreceksiniz.
Belki sıkılacaksınız şahsınıza yöneltilen "E senin okul ne zaman başlıyor?" "Kaçıncı sınıf oldun kızım sen?"lerden...
Belki...
Belki...
Olsun!
Güne güzel başlamak için bir sebebiniz olacak, yetmez mi?
Eskiyi eski yapanın "siz" olduğunuzu hatırlayacaksınız, heyecanını yitirenin asıl siz olduğunuzu farkedeceksiniz belki...
Belki bir değişiklik olacak...
Belki hiç ummadığınız bir anda hiç ummadığınız birinden bir bayram tebriği alacaksınız...
Belki gerçekten bayram edecek her yan...
Belki "en güzel bayramlarım kutunuz"a bir yenisini daha ekleyeceksiniz...
Bilmiyorum, mutluluk sebebi ararken gün be gün, bugün aramak istemiyorum.
Çünkü bugün bayram!
Erken kalkıp mutlu olma günü...
Ne olduysa, ne olursa olsun bu değişmeyecek...
Bu sabah; gecenin pasını silip, biraz nemli, biraz ılık, biraz cıvıltılı bir sabah olacak...
Tıpkı her sabahın hak ettiği gibi...
11 Eylül 2009 Cuma
Biz bu dünyadan değil miydik?

Feridun Düzağaç sevgimi ordan burdan bağırıp dururum ben, bilen bilir...
Kendisinin üniversitedeyken Grup Tını gibi bir oluşumda bulunduğu bilinir. Hatta bir de albümleri vardır grubun "Öğrenci İndirimi" adını taşıyan. Lavinia, ilk bu albümde seslendirilmiş, ben "Beni rahatta dinleyin" de olduğunu sanıyordum...(Tını versiyonu daha güzel)
Her neyse, Öğrenci İndirimi'nde bir şarkı var...Günlerdir tekrar tekrar dinliyorum. "Sözleri de ne güzelmiş" diyordum, meğer şiir Orhan Veli'nin "Giderayak" adlı şiiriymiş. Seviyorum şiirlerden şarkı yapan insanları...Hele böyle güzel yapılırsa...
İşte o şarkı, o şiir...
Handan, hamamdan geçtik,
Gün ışığındaki hissemize razıydık;
Saadetinden geçtik,
Ümidine razıydık;
Hiçbirini bulamadık;
Kendimize hüzünler icadettik,
Avunamadık;
Yoksa biz...
Biz bu dünyadan değil miydik?
10 Eylül 2009 Perşembe
Öyle Yalnız Hissediyorum ki...

Yazamıyorum bu aralar... Yazmak istiyor, yazamıyorum. Yazacak, anlatacak çok şey varmış gibi geliyor, sayfayı açınca yok oluyor, tükeniyor hevesim.Anlatmak istemiyorum belki de, ne bileyim, korkuyorumdur belki...Hani bir şeyi bilirsin de görmek istemezsin ya öyle bir şey...
Sinirliyim bu aralar, her şeye kızıyorum, en ufak şeye dahi...Ve bolca susuyorum, kendime bile susuyorum. Görmek istemediğim kadar duymak da istemiyorum.
Uyuyamıyorum. Güzel hayaller kuruyorum sırf uyuyayım diye...Kabuslarla uyanıyorum. Bilinç altımdan korkuyorum sabahları...Korktuğum her şey başıma geliyor rüyalarda...Kaçtığım her gerçek yakalıyor...
Konuşasım gelmiyor kimseyle...Birkaç haftadır sesini duymak istediğim arkadaşımı arayamıyorum, mutlu mesajlar atıyorum ona. Sıkmak istemiyorum kimseyi...Evdekilerin meraklı gözleriyle karşılaşınca sinirli susuşlar sunuyorum onlara da...Bazen bağırırken buluyorum kendimi...Kendime kızıyorum, kendime bağırıyorum halbuki...
Anlık mutluluklarla yetinemiyorum. Her ne oluyorsa olmuyor...
Hani "anlat" diyorlar ya bazen, işte ben anlatamıyorum. Kimseye anlatmak dahi istemiyorum, kendim bile bana ne olduğunu, neden şu aralar olduğunu bilmiyorum. Çünkü olmadı hiçbir şey, hep olan, hep olmayanlardan oldu her ne olduysa...
Sevdiğim onca insan var etrafımda...Sayıca çok az olsalar da yorulunca sırtımı sırtına dayayabileceğim insanlar var! Ama kimseyi göremiyorum...
Öyle yalnız hissediyorum ki...
Uzun zamandır kullanmadığım, gizliden gizliye kaçtığım bu kelimeyi öyle derinlerde hissediyorum ki...
Korkuyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)