31 Ağustos 2009 Pazartesi

Tek Dostum Sensin Günlük

Bugün eski kitap ve defterleri karıştırıken eski günlüğümü buldum. Daha doğrusu bu benim ciddi olarak başladığım ilk günlüğümdü. 2002'de yazmaya başlamış olduğum(13 yaşındayım) bu günlüğü okurken halden hale girdim. Kimi yerde "ıyyy böyle şeyleri nasıl diyebildim" tepkisindeyken, kimi yerde " çocukken bu lafı nasıl edebilmişim" dedim.Ergenliğin nasıl bir şey olduğunu bu günlüğü okuyan biri çok iyi anlardı herhalde. Sanki hayat arkadaşlar, pembe diziler ve okuldan oluşuyor. Aileyi bir sevememe, onlardan kaçma... Bir asilik, bir kendini beğenmişlik, bir beğenmemişlik. İşte gözüme ilişen birkaç kısım:

*"...Az önce müzik dinledim. Radyoda maalesef AYYÜZLÜM çıkmadı. O şarkıya bayılıyorum. Bir de dizilerden Vahşi Güzel'e bayılırım."

* "...Bu büyüklerin bir dedikleri bir diğerini tutmuyor. Sonra da geleceğini mahvedeceksin diye lafı ağzıma tıkayıverdi. Ben de "mahvolsun geleceğim, bitsin!" deyiverdim."


*"...Yazacak halim yok. Çok çirkin yazıyorum ama kimse bana karışamaz. Hiçkimse!"


*"...Ben kimseyi anlamıyorum bu dünyada! Ya onlar çok anlaşılmaz ya da ben çok aptalım."

*"Şu anda dersteyiz. Bella'in selamı var. Özge Hanım da oyun oynuyor..."


* "En sevdiğim şarkılar: Tarkan-Gitti gideli, Hakan Peker-Aşk bana lazım, Ayna-İstanbul Senmişsin, Çelik-Silinmeyen Hatıralar..."

*"Selam günlük. Bugün çok önemli bir haber aldım. Özge bana kimi sevdiğini söyledi!"

*"İlk kopyama imza attım. Sıraya yazdık. Yine de 4 bekliyorum. Ama yakalanmadıktan sonra hiçbir tehlikesi yokmuş!"

Ve birkaç şiir ilişti gözüme:

"İhtiyacım olan
Bir defter ve bir kalem

Önce kelimeleri sonra da

Mutluluğumu yazmak istiyorum
Yazmak kalıcı olur bazen

Bazense çabuk silinir.

Benim kalemlerim silinmeyenlerden olsun diyorum.
Yazınca anlatmak,
Sığdıramamak istiyorum.
Boşlukların sıkıcığını hissetmiyorum o zaman.
O zaman sadece mutluluğu hissediyorum.
..."


"Beraber ıslanalım bu yağmurda

Beraber ıssız sokaklarda koşalım umursamazca

Belki bir bakan, "deli" diyen olur
Gözlerimizin içine bakarak
Hiç olmazsa biri bizi umursar
Sessiz sokaklar bayram olur bir anda
Beraber seviniriz,
Eski ve yıpranmış,
Unutulmuş günlerdeki gibi...
Beraber bir şeyleri paylaşırız,
Dostluklardaki gibi...
Ve sonra sen, her zamanki gibi,
Arkana bile bakmadan çeker gidersin
Hikayenin en tatlı yerinde...
Beni yüzüstü bıraktın diye,
Ağlarım gecelerce..."

27 Ağustos 2009 Perşembe

Bugün kimim?



"Beni bende demen bende degilim
Bir ben vardir bende benden içeri" demiş Üstat*

Belki çok farklı bir anlamda yazılmış bir şiirdir; lakin bence insan aşık olmadan da içinde farklı benler barındırır.Çoğu zaman bir günümüzün bir günümüze uymaması, bazen kendimizi tanıyamamamız bundan değil de nedendir? Şizofrenik konuşmalar, zıtlıklarla dolu anlar; görünüşte teklik, özde çokluklar...

Bir mim göndermiş Voodoo Girl. Demiş anlat sendeki senleri...İçime dönüp görebildiğim kadarını bulup çıkarttım...

"uyuz"
Bazen bir sinir sonrası geliverir. Susmayı sever. Karşıdaki yüzbin soru sorsun yanıt vermez. Suratına ismi gibi bir ifade kondurup öylece durur. İçinden hiçbir şey yapmak gelmez. İstediğin komikliği yap, gel bağır çağır gıkını çıkarmaz. İçinden geçen ya susmaya devam etmektir ya da birden çekip gitmek...Karşıdakilerini hiçe sayar, basar gider, sokak sokak dolaşır...Hiçbir şeyi umursamaz.

"iyi mod"
Uyuzlukların arkasını süpüren odur. Pişman olur. Herkesi kırdığını, mutsuz ettiğini ve bunları nasıl düzelteceğini düşünür. Olmadık, en karamsar durumlarda herkes karamsarsa o değildir. Herkes birinden şikayetçiyse o olmaz. Karşı taraf suçluysa da o gider özür diler...Kimsenin kendi yüzünden ufacık bir zarar görmesini istemez. "Ben 2837937. kez üzüleyim ama herkes mutlu olsun" der. Bunu sahiden der...Sürpriz yapmayı, sevdiklerini mutlu etmeyi sever. Olmadık zamanlarda olmadık güzel söz sarf edesi gelir...

"deli"
Nerde bir akıl almaz öneri varsa onun peşinder gider. Deli cesareti vardır. "Bunu bir daha yapamam, ya şimdi ya asla!" "Amaaan ne olursa olsun!" cümleleri ondan çıkar. Delidir, ne yapsa yeridir derler ya öyledir işte. Korkmak, rezil olmak, korktuğu anda eğlenmek ister. Deli deli espriler yapar...

"oturaklı"
Deli olanla başa çıkmaya kalkışır, onu frenleyebildiği kadar frenler. Arayı tutturmasını sağlar bir nevi...Genelde yeni tanıyan kişilerde "naif" izlenimini bırakan kişi budur. Tanımadığı insanları tanımaya çalışır, gözlemler...Havadan sudan konuşmayı sevmez. Samimi bir konuşma için zaman geçmesini bekler. Sonra yerini diğer benlere bırakır...

"hayalci"
Bendeki benlerden en baskın olanlardan biri budur.Hayal kurar, hayalde yaşar. Gerçek dünyadan sıkılmışsa, kendini hayal dünyasına atar...Düşünceli haller kendini hayal kuranlara bırakır. Bir şeyi önce hayallerde yaşar, bu yüzden gerçek dünyanın gerçekliğini kaldıramaz. Zorluk varsa hayal kurar, sonucunu düşünür, çaba sarfeder sırf hayallerin güzelliğinden. Hayalde büyüttüğünden her şeyi, her şey daha da üzücü olur belki... Ama vazgeçmez işte, tatlıdır hayaller...

"gerçek dünyanın mantıklı insanı"
Hayalcilikten nasibini alınca kısıtlamaya çalışır hayalleri...Zamana bıraktığı her şeyi toparlamaya çalışır. Geçmişinden ders almayı, başkalarını, gerçekleri düşünür. Katıdır. Ya o an bir şey söylemeli, ya yapmaldır.

"Duygusal"
Bir diğer baskın ben. Kime sorsan bu beni bilir ya neyse...O yüzden sona bıraktım. Mantıklı olanla kavga edip dursalar da galip gelen budur. O duyguları olmadan yaşamayı "mantıksız" bulur. Mantıklı da davransan ucunda duyguları yok sayıyorsan yaşamanın ne manası vardır ki? Duygusuz yaşanır mı ki? Böyle düşünür, iyi mi eder kötü mü eder bilinmez. Çoğu zaman karamsarlığı bundandır, içine kapanışları, geceleri oturup kendini dinlemeleri...Ama sever işte böyle olmayı. Onu o yapan şeylerdendir işte...Duygusuz yaşayamaz, iç güdüleriyle, duygularıyla atar birçok adımını...Araya mantıklı adımlar girse de yol duygu yoludur...Onu kırılgan gösteren ama mutlu eden budur.

İşte öyle...Daha çok fazla ben vardır da söylemeye layık olamamışlardır...Ben en çok bu benlerle haşır neşir oluyorum. Diğer tüm benler bunlardan bir parça almış ya da yok olmaya mahkum olanlar ya da ne bileyim kendime saklamak istediklerim...

Mim için teşekkür ederim sLn' e...
Mimi Evren'e, Benan'a, zeysel'e ve melankolikdeli'ye yolluyorum. Arzu ederlerse yazsınlar:)

Sevgi ile...


*Üstat: Yunus Emre

26 Ağustos 2009 Çarşamba

Hala ilk günkü gibi


Şu yazımda bahsetmiştim çocukluk arkadaşlarımdan... Yıllar sonra yüzlerini bir fotografta gördüğüm, nasıl birileri oldukları hakkında zerre kadar fikrimin olmadığı ama içten içe sevdiğim insanlardan. Sanki o sevgiyi küçük bir kutuya kapatıp yerleştirmişim içimde bir yerlere...

Şu kader denen şey tuhaf! Ben yıllar sonra mektup aracılığıyla tanımak istediğim insana kavuşuverecekmişim meğer. Meğer kader bir şeyleri yerli yerinden oynatıp, ummadığın şekillere getiriveriyormuş. Yolumuz Sivas'a da düşermiş. Bu blog yazarı çocukluğunu anlamlı yapan kişilerle yüz yüze gelebilirmiş yeniden...Tuhaf bir şekilde eski günler yeni günler oluverirmiş.Belki yeni tanışan ama tanışmadan önce birbirlerini seven insanlar gibi hissedilebilirmiş. O kaldırılan sevgi kutucuğu kaldırıldığı köşeden çıkartılır, yerine kocaman bir kutu yerleştirilebilirmiş...Çocuklukta yapılan arkadaşlık seçimi, yaşamın her dönemi için iyi bir seçim olabilirmiş...

Sevdim çocukluk arkadaşlarımı. Seviyordum ya zaten, işte, yeniden sevdim... Sanki aynıyız, sanki birbirimizi anlamak üzere doğmuşuz! Çoğu zevk, çoğu huy pek tanıdık...

Birbirimize kendimizi anlatmadan önce hikayeler çıkartıldı meydana tabii...Ben çoğunu hatırlayamadım ama olsun:) Mesela küçücükken bir mektup yollamışım onu bile hatırlayamadım. Kendi el yazımı, eğri büğrü attığım imzayı görünce bir tuhaf oldum. En çok da ne tuhaf etti beni biliyor musun okur kişisi? Yıllar yılı, yazıldığı gibi saklanmış o mektup kağıdını görmek...Böylesi değer verilmek...

Ben bazen anlatamıyorum içimdekileri...Yine anlatamamanın içindeyim işte! Ama bilinsin bu tarih...Bir ağustos günü güzel bir arkadaşlığa kalındığı yerden devam edildiği bilinsin...


başlık:110

23 Ağustos 2009 Pazar

Yolculuk



Evler, yüzler, renkler...
Hepsi olmak istediği yerde, hepsi hep vardı, olacaktı...

Bilmediğin bir şehre giderken unutursun tüm bunları. Oturduğun araç içinde rahatsızca kıpırdanıp, hızla geçen hayatlara bakarsın. O araçta, o mekanda, o hayatta sadece kendini düşünür dururken bir başka hayatı teğet geçer bakışların...Sen a'ya b'ye takılıp kalmışken, c'yi çözememişken bir x gelir yanaşır yanıbaşına. Teğet geçtiğin, yarım yamalak gördüğün yüzleri düşünürsün. Onun, onların ne düşündüğünü... Senin de her geçen araç için bir "o", bir "onlar" olduğunu...Anlık görüntüler bitimi, bir düşünceden ibaret olduğunu.

Oysa ne çok önemsemiştin kendini değil mi?

Oysa ne çok önemsemiştin düşüncelerini, a'yı, b'yi, c'yi...

Yolculuk yaparken kendimi başka bir evrene göç ediyormuşum gibi hissediyorum ister istemez. Kulağıma kulaklığımı takıp, şarkımın sözlerini idrak etmeye çalışırken belli belirsiz gördüğüm manzara sanki benim oraların değil, sanki çok yabancı, sanki gelip geçici, sanki garip...

Sanki "uzak".

Bir şeye o kadar yakınken o kadar uzak olma hissini bilir misiniz?

16 Ağustos 2009 Pazar

Bir Öğretmen ve Bir Kardeş



Birkaç dakikadır eski resimlere bakıyorum. Aklımdan yitip gittiğini zannettiğim pek çok şey aklıma üşüşüyor. Neredeyse hepsi sevimli, hoş şeyler... Birçokları komik hatta. İçlerinden biriyse ablam ve öğrencileriyle gittiğim bir yemekte çekilmiş. Her şey pek normal gözüküyor, tabii bu saadece objektife yansıyanı...Ondan sonrası var bir de!

Rezil olup duruyorum ben!(bu bir kader mi?)Rezil olmak da güzel ama. Sahiden...
Neyse gelelim rezilliğe:

Bahsi geçen yemekten sonra çocuklar asıl kızı pek sevmiş olmalılar ki "sen de sen de gel okula" diye tutururlar. Asıl kız iyi biridir, kıramaz:P Giderler okula, çocukların dersi ayrıdır, asıl kızın ablasının dersi olduğu sınıf ayrı. Asıl kızı çocuklar elinden tutup kendi derslerine götürürler. Bu arada tüm sınıf kızımızın başına toplanmıştır bile....

Kendi aralarında konuşmalar başlar:
"Kimmiş bu?" " Öğretmenin kardeşiymiş dediler" " Kimin kız?" "...nın" "Hıı"
Sonra konuşma asıl kıza döner: "Lisede mi okuyorsun abla?" "Abla adın ne?" " Aaa çok küçük gösteriyorsun!" "Abla ..." "Abla..."

Neyse sorular(kısmen bir röportaj) bittikten sonra derse dönülür(Beden eğitimi) Derse sadece öğrenciler döner tabii, öğretmen kantinde çay içmektedir(muhtemelen). Yağmur suları arasında basketbol oynanır hep beraber. Asıl kızın çantasını bir sürü kişi tutmak ister...(tanıdık geldi mi?)

Sonrasında bakılır ki yağmur çamur, olmuyor, futbol topu olmadığından bir başka top(ki bu hentbol topu oluyor) kullanılır. Okul duvarının dibine gidilip oyuna başlanır. Topu en yüksek seviyeye fırlatabilen kazanacaktır. Asıl kız yaşını başını düşünür ve önce oynamak istemez. Ama deli gibi oynamak istediğinden hemen topu eline aldığı gibi atışını yapar. Kendi atışından sonra kantinde çayını yudumlamayı bitirmiş öğretmenin(muhtemelen öyle olmuştur) sesi işitilir: "Oğlum ne yapıyorsunuz siz?" "Duvara top atmayın!" Sonra bir öğrenciyi yanına çağırır ve geri yollar...

Ne konuşulduğunu daha sonra öğreneceğiz.

Neyse, asıl kız rezil olduğunu anlamıştır ama "amaaaaan bir daha nerde göreceğim ben bu öğretmeni" diyerek kendini teselli etmiştir bile...

Gel zaman git zaman(birkaç saat sonra) okul biter ve herkes dağılmaya başlar...
Ablayla buluşulmuştur, okuldan gidilmek üzeredir. Kapıdan ayrılıp evin yolunu tutmak üzereyken bir öğretmen, ablamızın ismini telaffuz eder ve arabasıyla eve iletebileceğini söyler. Asıl kızın gözleri bozuktur, ileriyi "çantasındaki gözlüğü"yle görebilmektedir. Bu yüzden arabaya doğru ilerler...Arabaya bindikten sonra, o hiç de umursamadığı öğretmene şöyle bir bakar ve anlar rezilliğin bir adım öncesinde olduğunu...

Öğretmen beden eğitimi öğretmenidir.
(evet, ta kendisi)
Abla, asıl kızı tanıtmaya başlarken:
"Biliyorum, biliyorum kardeşinizi" der. " Duvara top fırlatıyordu çocuklarla..." "Uyardım hatta..." "Birini de yanıma çağırıp sordum, kim diye..."
"Meğer kardeşinizmiş!"
(Gülüşmeler...)

Sonuç: Kırmızı bir yüz. Ablaya rezil olmak. Ama yine de gülmek. İnadına gülmek!

* * *
Biz ortaokuldan geçeli çok oldu ama birçok şey aynı...

Öğretmenin kardeşine öğrencilerin davranışları mesela...

O gün birkaç rezillik daha olmuştu, anımsamıyorum ama güzel birgündü:)

Rezil olmak güzel bir şey...
(demiş miydim??)

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Cümlelere İthafen

Yazılmak istiyorsun inat etme.
Bir cümle olup dilimin ucunda bitiyorsun yalan mı?
Yutkunamıyorum…
Söyleyeceksen söyle,
Ve sonra
Bırak beni…
Her gün, bir başka güne birikiyor sonra…
Sonra,
Bir cümle bir başkasının üzerine biniyor.
Taşıyamıyorum...

Yazılmak istiyorsun,
Dışarı çıkmak…
Korktuğumu sanıyorsun özgürlüğünden.
Özgürlüğünün düğümleneceği noktadan korkuyorum oysa…
Oysa,
Gitmenden değil,
Gideceğin yerden korkuyorum.
Bilmiyorsun.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Vazgeçilmez! (m.i.m)

Findulias mim yollamış. "Asla vazgeçemem" dediklerimi yazacakmışım, peki.
O fotografla süslemiş. Ben de çalıntı fotograflarla süsleyeyim dedim, ikisi hariç:) (resimlerim ve defterim)

*Müzik!


Sevdiğin müzikse bahsi geçen var mıdır ondan güzel şey? Her an her yerde seninle olan, geldiği yere güzellikten başka bir şey getirmeyen şeyden bahsediyoruz.

*Yazmak!


Buralara yazdığımızdan anlaşılıyordur. Kendimi bildim bileli sevdim yazmayı. Yazmak istediğimden okula gitmeden öğrendim yazmayı. İlk günlük tutuşum 6 yaşımda gerçekleşti bu yüzden.

*Okumak!



Bu geniş, her türlü zevke hitap eden şeyi okumak. Kitap okumak, blog okumak, sevilen gazete ekleri okumak, günlük okumak... (resimdeki adam ne güzel okuyor değil mi?:))

*Resim yapmak!



Arada bir gelir kendisi, bir istek olur alırsın eline ders notlarını arkasını çevirir çizmeye başlarsın, böyledir.

*Dostlarım, canlarım!
Varlıkları apayrı, yoklukları can sıkıntısı insanlarım. Yaşamıma anlam katan sevimli insanlar...Çok değil, pek az ama pek anlamlı...

*Bir anlamlı günde edindiğim defterim. Bir şey okurken hep yanımda tutarım onu, beğendiğim bir kısmı hemen yazma isteğini onda söndürürüm.



*Filmler, diziler!



*Ankara!


"Yağmur dönerken kara" diye güzel bir Vega şarkısı anlatır en güzel onu...Gri bir şehrin güzel sokakları, kaldırımları...

*Ailem!



Her şeye rağmen hep yanımda olduğunu bildiğim toplumun en küçük ama en anlamlı birimi.


Sevilen her şey vazgeçilmez değil midir zaten? Var öyle birkaç şey daha ama kalsın bende...

Mimi bloguna dönmesini istediğim sLn yazsın lütfen, lütfen!
Bir de uzun zamandır mimlerle rahatsız etmediğim antepian...

Mutlu kalın efem.

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Narin konuların narin insanları

Narin konular var. Narin konuların narin insanları var bir de. Oturup böyle konular hakkında konuşmayı sevmem. Bana şunu dedi bana bunu dedi demeleri de...Yaşayış biçimleri, yaşam görüşleri vardır ve sonuçlarına katlanılmalıdır.

Sen hiçbir şey yapmıyorken, bir otobüs hanımefendisi laf dokundurabilir. "Çıkar o başındakini..." diyebilir. Bir kuru temizlemeci kadın "sen evde kalırsın, böyle giderse seni kimse almaz" diyebilir. Bir resim kursu öğretmeni "halk eğitim merkezi"ne kendi görüşlerini katıp " seni böyle sınıfıma almam" diyebilir. Bir öğretmeni yolda görünce sırf görüşleriniz uyuşmuyor diye yolunu değiştirebilirsin. Bir yeni tanıştığın kişi sana küçümseyici bakışlar atabilir, aralarda laf kondurabilir. Bir başkası " aaa sen bunu da mı biliyordun, siz bilir miydiniz?" diyebilir. Alışmaya çalışıyorum tüm bunlara, bir yere adım atarken "acaba incinecek miyim?" sorusunu kafamdan atmaya çalışıyorum. Bir siteden gelen yazarlık teklifine "fotografımı koyarsam insanlar yanlış anlar,sitenin geleceği...vs" deyip, geri çevirmeye kalkıyorum. Bu karşılaşılan durumların pek çoğunda o ortamı ağlayarak terk ediyorum. Kimin umrunda? Kim biliyor? Kim bilmek istiyor?

Sonra yapılanlar doğru olanlar oluyor, yapılanlar şaka oluyor. Bunlarla karşılaşan kişi de alıngan oluveriyor. Gülüp geçmeye, onları anlamaya çalışıyorum oysa...Kimseye zarar vermeden iletişim kurmak, bir kursa gitmek ne bileyim otobüsle bir yerlere ulaşmak istiyorum. Suç mudur?

Ben insana "insan" gözüyle bakmaya çalışıyorum. Oysa o "insanlar" sırf görüşüm dolayısıyle bana insanca davranmamayı seçiyorlar...

Tekrar söyleyeyim, bunları gün yüzüne çıkarmaktan bile hoşlanmıyorum, hepsini unutmaya çalışıyorum ama hep bir yeni vaka gelip oturuyor yanıbaşıma.

Dün bir kitap sitesinde takibe aldığım birisi pm atmış. "Neden onu takibe almışım, yazdığı yorumlardan incinmiş miyim? Zira dinsiz dinsiz şeyler yazıyormuş." Buradaki "dinsiz dinsiz" ikilemesi bana ait değil merak konusuysa...Şaşırdım bu pm i alınca. Ben bir kitap okuyucusuyum ve o da iyi bir okuyucuysa takibe alabilirim. Bana ne onun dininden, ırkından yahut saç renginden? Ayrıca birkaç cümleye bakıp kime "dinsiz" denilebilir ki? Bu mantıklı mıdır? Hem bana nedir? Saçmalık.

Bugün ff'te hatta biraz önce gelen bir lastfm feedinde de bir profil görüp, üzüldüm. O profili geçtim, o profilin oraya taşınmasına da üzüldüm. Eğlelenecek şeyler bulunamıyor mu artık? Bir başkasının saçmasapan profil resmine gülüp, genelleyip kendi halimize "oh hey maşallah böyleyim -coolum-" diyoruz sanki.

Dinini yaşayan biri de eğlenebilir. Dinini yaşamaya çalışan biri de müzik dinleyebilir. Farklı giyinebilir. Dinini yaşayan insanlar da belli konularda yanlışlık yapabilir.

Artık yapılan yanlışlara güler mi olduk?
Herkesin yaptığı şeyi bir kapalı insan yaptı ve biz bunu gördük diye havalı mı olduk?

Kimse mükemmel değil. Ve şu etiketlediğimiz toplumlar var ya, kendi etiketlerini layığıyla yerine getiremiyor olabilir. Bunlar " aaaaaaa ahaha şuna bak hem kel hem bir tel saçı var" benzeri cümlelerle alay konusu mu olmalılar?

Bilmiyorum, üzülüyorum böyle şeyleri görünce; kızgınlığım, kırgınlığım hep kendime dönüyor. Bunları yapan edenler kendi görkemli, güzel hayatlarına devam ediyorlar. Ben bir kırgınlık daha büyütüyorum içimde...

Kimse duymuyor sesimi, duymadıklarından da devam ediyorlar.
Söz söylesen narin oluyorsun, bağnaz ve dar görüşlü oluyorsun.
Yapıştıracak etiket kalmadı artık, hıı? Yakında kırılacak yanım da kalmayacak...
Ben yapıştırdıkça birileri parçalıyor nasılsa...

Geç olsa...


Şöyle güzel bir uyku çekip yıllar sonra uyansam diyorum. 40 yıl sonrasına gitsem mesela. Artık geleceği düşünmesem çok da fazla. Hatta çok düşünecek şey olmasa. Biraz daha özgür davranabilsem, davranabilsek. Her şey için çok geç olsa da yakın geçmiş zamanlarla uğraşmasak...

Uyusak...Rüyalar görsek. Her şeyi yaşasak rüyalarda, uyanınca fark etmesek.

Uyusak. Unutsak...

Bir bahar vakti, ne bileyim bir sonbahar güneşi uyansak.

ve

Her şey için geç olsa.

Tüm keşkeler için geç olsa...

4 Ağustos 2009 Salı

arka bahçe

Görmedim duymadım bilmiyorum!
Görsem gördü olur, duysam duydu
Biliyorum.
Sen gez sokaklarda rahatça,
Ben bir arka bahçede gizleniyorum.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Sıcak Ayların Serin Geceleri



"Sıcak ayların serin geceleri olur" derdi dedem. Biz küçüklüğümüzü o serin yaz gecelerinden çıkarıp anlatırdık. Yaz dendi mi o geceler gelirdi aklımıza...Kendini dışarı atmış komşu kadınlarının sesleri arasında oynanan oyunlar gelirdi...Korkan ama yine de saklambaç oynayan arkadaşlar gelirdi. "Sobe" sesleri arasında ordan oraya yarışan veletler gelirdi. Babadan saklı binilen bisikletler, pedal sesleri gelirdi akla. Ailecek çıkılan yürüyüşlerde karışık dondurma alıp külahını çıtırdatmak gelirdi...

Sonra bir de ön balkon, arka balkonumuz vardı bizim.

Ön balkon denilince komşu çocuklarıyla yapılan balkon sohbetlerinden başka şey düşünülmezdi. Lambasız balkonların çekirdek çıtlatan, birbirlerini görmek için arada ayağa kalkan çocukları...Yoldan geçen bir kediye lazer tutup,onu oynatan yaramazları...

Arka balkon vardı bir de. Bu, yaş ilerleyince önem kazanmıştı nedense. Arka balkon, evin arka cephesine baktığından bir sükunet hakimdi oraya. Ara sıra akşam gezmelerinden dönen ailelerin fısıltıları duyulur, bazen bisikletli bir grubun ellerini iki yanına açmış cesur gencine gülünür, bazense gece kuşlarının sesi dinlenirdi. Bir kedi, bir köpek sesi yankılandığı da olurdu. Yan dairenin tv sesi, misafir kahkahaları ise alışılan mevzulardı. Bunlar dışında kalan "sessizliği" dinlemek istemezsen walkman'inin "play" düğmesine basar, kasetin ilk dönme seslerini dinler ve onun bir şarkıya başlama anını beklerdin sabırsızca. Şarkı başladıkça, gözün lacivert gökyüzü üstünde sırıtan aya, yıldızlara kayardı. Bazen şansın yaver gider, gözün kayar kaymaz bir yıldız kayıverirdi. Kayardı o zaman yarılamış bir şarkının hüzünleri...Sarmaşıklar üstünde bitmiş sarı çiçek kokuları gelirdi burnuna o zaman, pembe hayaller gelir otururdu yanıbaşına.

Bazen o arka balkona en yakın arkadaşını getirir, fısıltılar içinde "hayatının sırları" nı anlatırdın. Kıkırdaşmalarla başlayıp, iç geçirmelerle devam eden, esnemelerle son bulan geceleriniz olurdu. Üşüyen kollarınızı sarmalayan yorgan altı sohbetleri bölerdi uykunuzu...En güzel sırlar böyle gecelerde söylenir, en güzel arkadaşlıklar böyle geceleri beklerlerdi...

Serin yaz gecelerine saklamıştın onca mutluluğunu. Serin yaz geceleri, parlak gündüzlerin habercisi olmuştu. Çocukluğunun sevinç dolu çığlığına kulak vermişti onca sene..."Bir oyun ortası duyulan anne sesiyle düşen yüzleriniz"i seyretmişti. Fısıltılarınıza kulak misafiri olmuş sır tutmuştu nedensizce...

Serin yaz gecelerini sevmiştin, sevmiştiniz...

"Sıcak yaz aylarının serin geceleri olur" derdi dedem.
Serin gecelerin sıcak anılarını hatırlayıverirdim hemen...