1 Kasım 2008 Cumartesi

bölük pörçük bir yazıdır bu,parçaları bana ait...


bir kız var ,
gözlüklü,
bir elinde bardak bir elinde çekirdek.

yatağının üzerinde boş bir kızarmış patates kabı,ısırılmış hamburger,çikolata ve pasta kalıntıları olan bir tabak...ve her yana saçılmış cd,dvd ler…film izliyor kızımız.bugünlerde sinirli,güncel kullanımıyla “bunalımda” belki de.bilmiyor ama bir genç kızın gizli defteri serisinin ilk 40 sayfasındaki Serra tiplemesine özeniyor sanki,ya da o bizimkinin gelecekteki görüntüsü.
Nedir? gözlüklü şişman sivilceli çirkin kız.
Filmlerde de olur ya.
ya da bak aklıma çirkin betty geldi.bi de onun Türk versiyonu vardı dimi?neyse konu bu değil.
Canım sıkkın.
Ve devamlı bir şeyler yeme peşindeyim.
Israrla okumak istediğim “aşk ve gurur” kitabı elimin altındayken,kaç gündür süründürüyorum onu orda burada.
Zevk almıyorum,belki gerçekten de zevkli değil.genelde tersi olur hani kitabı okuyunca film pek anlamsız gelir ya, burada sanki tablo biraz farklı.önce filmi izlemiş olmamla alakası var mı diye düşünüyorum ama jane austen'ın yazma stili böyle diye düşünüyorum.söz konusu şahsın" Emma " adlı kitabı için de aynı şey geçerliydi.önce kitabı okuyup sonra filmi seyretmiştim ve film muhteşemdi kitaba kıyasla.
Aşk ve gurur için de aynı şey geçerli.
Mesela benim doyamadığım bir aşk teması işlenmişti filmde ama kitap oldukça kuru bir dille yazılmış.sanki her şey olduğu gibi geçirilmiş.duygular araya öylesine sıkıştırılmış bir gözlem kitabı gibi…ve film ile kitap arasında epey değişiklik vardı.normalde kitabın değiştirilmesine sinir olurum ama burada durum biraz farklı.filmin en önemli sahnesi olan yağmurlu bölüm kitapta yok mesela.ortama hiç romantizm verilmemiş.aşk temasını sanki sadece birisinin “ben seni seviyorum” demesiyle işlemiş.bunun gelecek bir zamanda olacağını öyle hissettirmiş ki yazar,tatsız tuzsuz anlattığı o ilan-ı aşk bölümünde hiçbir şey hissetmemişsiniz.filmde darcy nin kızımızı seveceğini hissediyorduk,duymuyorduk onun ağzından,ne bileyim...soğuk bir kitap.
Henüz bitirmedim fakat çok haz ederek okumuyorum jane austen'ı...

güzel bir senaryo çizerken hissiyatı çok boş bırakıyor.

Bir de tiyatroya gitme isteğim vardı ya işte gittim ben.ama insanların bencilliğini kendi sahnemde izledim.normalde eğlenmek için gidilen tiyatro benim için sinir bozucu bir güne ortam sağladı.her şeyin üst üste geldiği günlerden biriydi.ama yılmamış,tiyatronun kapısından içeriye adım atarken üzücü her şeyi geride bırakmayı hayal etmiştim.ama bilet aldığımız oyunun oyuncu rahatsızlığı yüzünden kaldırılıp yerine başka bir oyunun koyulduğunu öğrendik.oyun bitiminde herkes salonu terk edememişti,belki bu size oyun halında bir fikir verir (6-7 kişi uyumaktaydı)
Sanırım bize fazla derin geldi.ben anlayamamıştım tam olarak.hatta oyunun bittiğini bile anlamama alıklığını göstermiştim.sorunu kendimde aramakta fayda var.

ama her ne kadar sıkıldıysam da sahne düzeni ve aralara serpiştirilmiş ders içerikli sözler hoşuma gitti...

Guguklu saatlerdeki kuşları anlatıyordu.kuşların penceresinden baktırılmıştık.o küçük yere sıkışmış ve her saat başı aynı işi yapmak zorunda olan kuşların penceresinden…yalnızlığa mahkum edilmiş,karanlığa mahkum edilmiş kuşlar…hani mavi gökyüzünde alabildiğince uzağa kanat çırpan canlılar var ya…
Güzel bölümleri vardı:

her ne kadar berbat gibi gözükse de insanın rutinleri vardı,ve bunlar zamanla insanla birleşiyordu,bir parça haline geliyordu…ve gün gelip biri seni oradan kurtarmak istediğini söylediğinde bırakıp gidemiyordun.
Ve yalnızlık vardı,güzel işlenmişti bu tema.
Gelme diyordu.
Gelme.
Yalnızlığımla arama girme.
O çok sadık bir dost oldu şimdiye kadar…
Alt üst etme...
Bunun gibi bir şeydi,tam olarak hatırlamıyorum.
Ama beni düşünmeye sevk eden bölümlerden biriydi.
Sevmediğim o yalnızlığı sever hale gelebilirdim o hep benimle olsaydı…araya giren birileri onu bozup tekrar mahkum etmeseydi beni yalnızlığa…

aslında yalnız olduğum da söylenemez.herkesin anladığı anlamda yalnız değilim.ama her insan kendi içinde yalnızdır bana göre...ve bazen o koyu yalnızlığa giren istisnalar olur.sanki siz gibi,sanki yalnızlığınız gibi…sizden biri gibi…gelince yadırgamaz,alırsınız içinize onu da..ya da hiç fark etmeden onu bekler bulursunuz içinizde…

Öyle işte.pek bölük pörçük oldu.
Günlük oldu burası bak yazıyorum şuraya!
Dediğim gibi sonradan okuyup amma saçmalamışım diyeceğim yazılardan biri olabilir bu.
Umrumda mı?
Tanı beni,sordurma soru.

Böyle anlarda avril dinlerim o “tomorrow” söyler…
Bebekler dinliyormuş onu,benim de o zamanlarımdan kalma “rutinim”dir…

I dont know how i feel,
tomorrow,tomorrow…
İ dont know what to say
Tomorrow,
Tomorrow is different day…

1 yorum:

okyanustaki rüzgar dedi ki...

bir can sıkıntısı var. salgınmış bu ara. benim de sinemaya gidip uyuyasım var. öyle işte..