13 Ocak 2017 Cuma

Dondurma


Tatlı mı tatlı bir kadınla konuştum az önce. Evet gecenin bir yarısı, yarım yamalak İngilizcemle Kanada'nın huzurlu bir köyünde fotoğraflar çeken, onlarla ilgili hikayeler yazan ve dondurmayı çok seven, dondurma dediğinde bile yüzü mutlulukla dolan biriyle...

Ve söylemeliyim, tüm mutluluğu bana geçti. Nerede olduğumun, ne yaşadığımın ve hayatımda olup biten başka şeylerin, hiçbirinin önemi kalmadı sanki... Bana köyünün resimlerini yolladı. "İlk kar" adını taşıyan fotoğrafı çok sevdiğimi söyledim. Okuldaki projeyle ilgili konuştuk. Öğrencilerime kartpostal yollamak istediğini söyledi. Böyle sarılmak istediğiniz insanlar olur ya o da öyle biri, hıhım. O yüzden burada anısı kalsın istedim.


Mutluluğu hep yakınlarda arayıp bulamayınca üzülüyordum. Belki de yakınlarda aramamalı... Yarım yamalak bir dille bile hissedilebiliyormuş bazen.

Teşekkür ederim Kari.





Bu arada December Song, yolladığı yazı sayfasında rastladığım bir şarkı. Sevimli geldi ^-^



27 Aralık 2016 Salı

On İki İyi Film

Birçok açıdan olduğu gibi film açısından da verimli bir yıl olamadı 2016. Geçen yıl hangi filmleri listeye alsam diye zorlandığımı anımsıyorum, bu yıl seçecek film aradım resmen. Belki güzel filmleri gördükçe daha seçici oluyorumdur, o da olası.

İşte benim için bu yılın en iyileri:


12) Night Train to Lisbon (2013)






11) Dog Day Afternoon (1975)






10) Mandariinid (2013)





9) The Brand New Testament (2015)





8) Biutiful (2010)




7) Vertigo (1958)






6) Hiroshima Mon Amour (1959)






5) Youth (2015)





4) Kaç Para Kaç (1999)




3) The Apartment (1960)






2) I, Daniel Blake (2016)






1) It's Only the End of the World (2016)






19 Aralık 2016 Pazartesi

Bölüm - 86


-Hey, sence insanlar ne zaman ölür?

Bir tabanca mermisiyle kalplerinden vurulduklarında mı?

Hayır.

Tedavisi olmayan bir hastalıkla harap olduklarında mı?

Hayır.

Zehirli bir mantardan yapılma çorba içtiklerinde mi?

Hayır!


Unutuldukları zaman.



One Piece'den...
İnsanların kalplerinin ancak sakurayla iyileşebileceğini düşünen bir doktorun son sözleri bunlar. Hasta bir şehri -sevgisiz şehirlerin hasta olduğunu söyler- kurtarmanın tek yolu budur ona göre. Üstelik bir kış şehrinde sakura yetiştirmek imkansızken...











28 Kasım 2016 Pazartesi

Gün


Trenle gidebiliriz diyorum. Yeşilin tüm tonlarının aktığı, geniş pencereler geliyor aklıma. Tamam diyor, kim bilmem, yakın biri galiba. Seviniyoruz. Sonra ben yataklı vagonda uyanıp dışarı baktığımı hayal ediyorum. Daha bir sevinçle doluyor içim.

Zaman geçmiş, ağaçlık, taşlı bir yer. İnsanlar derin çukurların üstündeki ince tahtamsı geçitlerle karşı tarafa geçiyorlar. Bana gelince sıra, uf diyorum, nasıl geçeyim ben o incecik yerden, dengemi sağlayamaz düşerim. O kadar yavaş geçiyorum ki, en sona gelince de düşüyorum sanırım. Gülüyorlar bana. Ben de gülüyorum, çünkü düşmek her zaman eğlencelidir, komiktir, gülünmelidir. Sonra liseden bir arkadaşımı görüyorum, yalnız gelmişim meğer, yol arkadaşım sanki hiç olmamış gibi. Keyfini çıkarıyorum. Buraya gelmekle ne iyi ettin dercesine bakıyor bana. Ne zamandır gelip görmek istiyordum diyorum. Sonra başımı kaldırıp etrafımı saran onlarca ağaca bakıyorum. Işıl ışıllar, dallarından ince, zarif tuz kristalleri sarkıyor, salkım salkım sanki. Dallarda sarıya çalan yeşil yapraklar var. Uzun ince. Güneş vuruyor ağaçların sırtlarına, kristallerin ışıltısı gözümü alıyor. Ah, diyorum, ne güzelsiniz. İçim aydınlanıyor. Arkadaşımı unutmuşum. Geç şöyle diyor bana, ağacın altında bir fotoğrafını çekeyim. Oturuyorum bir tuz kristali ağacının altına. Ayaklarımı yana doğru hafifçe kıvırarak uzatıyorum. Biraz mahçup, ama ben bu güzelliğin içinde eğreti dururum ki diyorum. Gülümsüyorum sonra çeksin diye.

Sonra yürüyoruz ileri doğru. Bahçenin her yerini gezmek istiyorum. Burayı görmeye gelen çok insan var. Ne kadar da geç kalmışım diyorum gökyüzüne bakarken.






17 Ekim 2016 Pazartesi

Perde

Uzaklarda bir yerde bir umut ışığı vardı. Uzaktan da olsa ısıtan... Bir ışık bir sineği ne kadar ısıtırsa ondan bile uzak, ondan bile soğuk... Ama ortamdaki ortalama sıcaklıktan daha ılıman hissettiriyordu işte.

Hem biz gidemediğimiz yolların, varamadığımız yerlerin hasretliğini çekmeyi severiz hep. Uzaktaki bir ışıktan sıcaklık umarız.

Hem ben artık oynamıyorum umut oyunlarını, bıraktım. Bak tüm bunlara gülüp geçeceksinlerden geçtim, hiç gülmeden. Güzel günler yakından da hatta, oldukça uzağım. Hepsi boş, hepsi teselli, hepsi güzel insanların başına gelen şeylermiş.

Bazen düşünüyorum. Niye olmuyor diyorum... Uzun zamandır aklıma takılıyordu. Tam iyi şeyler olacak derken onların neden kötüye döndüğünü, tam oluverecekken neden olmadığını, tam eminim derken elimden kayıp gidişleri... Buldum sonra bir cevap. Ben tüm bunları hak etmiyorum demek ki. İnsan kendine toz konduramıyor. Ben de konduramıyordum. Çabaladım diyordum, yıprandım diyordum, iyi gitmedi bazı şeyler diyordum, iyi niyet diyordum, empati diyordum... Hassas davranmıştım kendimce, emek vermiştim, sahiplenmiştim. Belki denklemde iyi olmayan tek şey bendim.

Sessizce gitmeli insanlar. Bağırmamalı. Bağırdığımızda karşımızdaki söylediğimiz şeyleri duymazmış. İyi yaparım ben bunu. Sessizce iyi giderim. Bir giderim, herkes hayran olur. Ne güzel gitti derler. Sen benim kadar iyi gidebilir misin? Bu bir yetenek işi. Doğuştan gelir.


(Çocuk ruhum gülümser.)

Şimdi,
perde.








28 Eylül 2016 Çarşamba

O Esnada Aynı Yerde


Arada bloga geliyorum şöyle bir bakıp çıkmak için. Bazen ben varken blogda bir başkası daha oluyor. Kim bilir kim... Muhtemelen google'dan öylesine gelmiş bir yabancı. Yine de aynı anda aynı yerde olmak, bir çeşit mutluluk veriyor bana. Tuhaf ama öyle iyi geliyor ki, o kişi blogdan çıkana dek kalıyorum sitede. Sonra dükkanı kapatıp gidiyorum.

Şu an iki kişiyiz mesela. Bu yazıyı görmeden çıkıp gidecek olsa da:

Merhaba yabancı,
iyi ki geldin.






*Başlık Yekta Kopan'ın bir yazı dizisinin başlığının etkisindedir.