07 Aralık 2009 Pazartesi

Çapraza Karışık - III

*Aslında şu günlerde hiçbir şey yazmak istemiyorum. Hatta blog okumayı da bırakmışım ki reader'da dağ gibi bir okunmamış yazı kitlesiyle karşılaştım. Sonra baktım okumak iyi geldi, okurken yazasım geldi, başladım böyle...

*Bayram dönüşü ödev trafiği var şu aralar, onlarla uğraşıyoruz ve nedendir bilmem her günüm dolu dolu geçiyormuş gibi geliyor.

*Türk filmi aldım geçenlerde birkaç tane, oturup arka arkaya izledim. Özlemişim.

*Beni içten içe saran bir hayalim vardı, sanırım o ipin ucunu kaçırıyorum. Artık içten içe saran hayali olmayan biri olacağım galiba.

*Yazdığım şeylerin birbirini tekrar ettiğini düşündüğümden hiçbir şey yazmak istemiyorum bazen. Güner bu kadar dolu dolu geçerken, bir şeylerin sabit olması ilginç.

*Lise döneminde dinlediğim müzikleri buldum geçen gün. Birkaç gündür onları dinlemekteyim. Jason Mraz iyiymiş sahiden.

*Burada ara ara bahsettiğim gausss kişisinin de blogu var artık. İlk defa çevremdeki birinin blogu oluyor ve ben bunun sevincinin dayanımaz hafifliği içersindeyim.

Öyle işte.
Kal sağlıcakla blog.
Önümüz kış.

26 Kasım 2009 Perşembe

17'sinde Bir Kız, 17'sinde Bir Sevda

Çok değil, belki de çok, 3 yıl öncesi...Lise sondayım, yatılı bir okulun dolu koridorlarında koşturuyorum. Her yerde insan var, her yer-de! Yalnız kalıp, düşünmek istiyorum. Bir merdiveni bitirip, okulun arkasına düşen arka merdivenlere koşuyorum. Biraz daha tenha, biraz daha karanlık diye, belki tercih edilmez diye...

Son kattan başlıyorum arayışa, burası dolu biraz, telefonla konuşanlar var. Sonra bir başka merdiven, iki üç kız oturmuş hararetli hararetli bir şeyler anlatıyorlar birbirlerine. Sonra bir başka katın sonundaki pencere kenarını buluyor gözlerim, hemen kenarında bitiyorum. Pencere kenarında bir kalorifer var, üstü tahta ile kaplanmış. Oturuyorum hemen, ellerimi dizlerimle tutup, dışarı bakıyorum. Boş bir arazi içinde tek tük ışık var yanan. Turuncu, sarı, kırmızı ışıklar...Vakit gece yarısı belki, emin değilim, telefonum yastık altında... Şehir uyumak üzere, okulda bir uyumama isteği; kulak tırmalayan kahkahalar, koşuşturan hazırlık sınıfı öğrencileri, ağlayarak yanımdan geçen eli telefonlu kızlar...

Kimse diyorum içimden, kimse bulmasın beni... Tanıdık birileri geçiyor, pencere biraz iç kısımda kaldığından benden tarafa bakmıyorlar, rahatlıyorum...Sonra, yeniden dışarı bakıyorum, kör karanlığın içinde bitmiş ışıklara ve bitiminde cama yansıyan yüzüme; yorulmuş gözlerime, dağılmış saçlarıma, karşımda bana benzeyen, bana yabancı, bana tanıdık o yüze...Derdim var sanılmasın; ders çalışırken yorulur gözlerim, çalışırken dağılır saçım başım. Sanki saçımla çözerim soruları, her sorudan sonra bir başka şekil alır saç tellerim...

Kendimi boş verip dalıyorum yine dışarıya. Bu kez ne ışıkları görüyorum ne cama aksetmiş yüzümü. Düşünüyorum...

Peki ne düşünüyordum? Gerçekten hatırlamıyorum şu an. Ama o halim, o arada yaptığım yalnızlık nöbetleri, o an o kadar gerekliydi ki benim için...Sanki nefes alıyordum öyle zamanlarda, o yalnızlıklarda yalnızca kendim için yaşadığımı hissediyordum.

Zaman geçti sonra, 3. sınıfın ortalarına geldik. İnsanlarda bir sınav telaşı, bende telaşsızlığın telaşı...Ortada bir duygu, etrafında dönen bir ben. Başımda bir duygu, ortasında ben. Ve benlerin bitiminde bir sen. Soruların sonunda sen, etüt aralarında sen, şarkılarda türkülerde sen, istediğim okulda sen, şehirde sen...Pencere kenarı, o kalorifer üstünde seni düşünen bir ben.

Nasıl anlatsam ki o duyguyu? Bir mutluluk belki...Buruk bir mutluluk. İsyan edilmeyen birçok olumsuzluk, bir sürü umut, bir sürü heyecan...17 yaşın körpe bedeninde, kimsenin bilmediği bir duygu. Soğuk bir kış günü, içi ısıtan bir duygu...

Tatil günleri daha bir heyecanlı olurdum, özlem bırakmazdı ki yakamı, bir ay bin özlemle dolup taşardı. Şimdi anlatsam her şeyi, özlemin dinişini, küçümsenir. Öyle küçük şeylerle avunurmuşum ki ben, öyle kanaatkarmışım ki...Söylesem, ne bileyim...Söyleyemem de, anlaşılmaz. Anlaşılmadığı noktada üzülürüm, olmaz.

Hep bir şeyi bekliyormuşum ve bulmuşum hissiydi, ne beklediğini bilmediğin bir zamanda beklediğinin gelmesiydi. İçimde bir bayram sevinci... Yazılan şiirler, çocukça kaydedilen şarkılar, kaprisler ve hayaller. Ortada hiçbir şey yokken, her şeyin var olduğunu hissetmek nedir bilir misin? Ben bilirim de anlatamam. Peki tatil dönüşü evde yaşanan o duyguyu, o sabahı bulan geceleri? Bir şarkıyı 20 kez art arda dinlemenin hissettirdiğini?

Bekle denmişti bana "bekle" Açık uçlu bir soru gibiydi, kimse "ne kadar" olduğunu bilmiyordu...

Şimdi yine bir tatil için döndüm eve. Bir kanepe altında senin için yazdığım bir defterin varlığı, bilgisayarda kalmış, o zamanlar dinlediğim bir şarkı, uyuyamadığım zamanların yatağı... Yaşım olmuş 20, yine bir üçüncü sınıf, yine bir düşünce ama bir burukluk. Hatıraların canlandığı yerde ölmüş bulunmaları, zamanda asılı kalmış bir "dün"... Asılan yere gözünü dikip bakakalan bir ben. Özledim belki. O anları, o heyecanı, o mutluluğu, o imkansızlıkla gelen umutları...

İnsan kaç kez böyle hisler yaşar bilemem. Ama o koridorlarda boş yer arayan küçük kız var ya ve onun hissettikleri, onun hayalleri, onun içinde sakladıkları...Onlar öyle güzelmiş ki, öyle safmış ki hissedilen...Kaç yıl siler onları, kaç zaman geçmeli üstünden unutmak için? Kaçıncı sınıflara gelmeli peki? Bilmiyorum.

Şimdi o kızın göremediği, görmek istemediği, kaçtığı pek çok şeyi görüyorum, biliyorum, yaşıyorum da ne oluyor? Gittikçe uzaklaşıyorum da ne oluyor? Onun küçücük elleriyle, tıpkı o şarkıdaki gibi hiçbir şey başaramaması gözüme batıyor da ne oluyor?

Hep geçecek, bitecek, o değil, bu değil deniyor. Geçiyor, bitiyor, o değilmiş, bu değilmiş deniyor da o günler, o yaşananlar, takvimin o günlerinde kalan o küçük kız, peki o nasıl siliniyor? Var mı ki bir silgi, sileyim onu da...Nasılsa her şeyi siliyoruz ve her şey çekiliyor hayatımızdan değil mi?

Ben özledim o küçük kızı, çok... Pencere önüne oturup, dizlerini elleriyle kavrayan, başını cama yaslayıp, yalnızca kendine ve kendindekilere nefes alan kızı, özledim.

22 Kasım 2009 Pazar

Yarım



Yarım kalmış bir yazı gibiyim. Yarımım sadece. Yarım.
Bir anlam yüklenmeye çalışılmış ama anlamlandırılmamış gibiyim.
Nereye gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı...
Belki hep böyle yarım kalacağım, onu da bilmiyorum.
Ama bir yanım hep eksik, bir yanım hep yok...
Gülüşlerim yarım, harflerim silik, okunamıyorum.
Şimdi, ne yazsam yarım kalır, ne yazsam anlamsız olur gibi geliyor.
İşte, anlatamıyorum!

Bekliyorum kalan yanım ile belki...
Ne beklediğimi bilmeden, bekliyorum.
Yarım bir bekleyişten öteye gidemiyor beklentilerim.

20 Kasım 2009 Cuma

Gece Bitkilerinden - Mim

"İhtiyaca binaen" diye bir tabir vardır ya hani, bazen bazı şeyler şaşırtıcı bir biçimde içindeki şeyleri yansıtır. Bir resim çıkar karşına, bir şarkı olabilir, bir kitaptaki bir cümle olabilir...Yalnız buradaki önemli nokta, her şeyin gelişigüzel bir şekilde yaşanmasıdır. Bir anda ortaya çıkan, rastgele seçimlerin sonunda bulunanlar gibi...

Bilmem söyledim mi, ben pek fazla şiir bilmem, şiir okuma alışkanlığı geliştirmemişim küçüklükten. Birkaç yıl önce fark ettim Türkçe kitapları dışında bir yerlerde şiirin olduğunu, bunu okumanın güzel olduğunu... Bu yüzden bazen canım sıkıldıkça bir şiir sitesine göz gezdirip, canımın istediği herhangi bir şairi seçiyorum. Sonra alt alta dizilmiş, daha önce adlarını bile duymadığım onlarca şiir arasından bir tanesini okuyorum. Tamamen rastgele seçilen bu şiirlerin bazılarını ilk okuyuşta içimde sindirebiliyorum. Bazen, yol gösterici cümleler buluyorum içlerinde....Bazı günler anlamdıramadığım şeylerin anlamlı bir şekilde dizilmiş halini buluyorum.

Hep kendimden bir şeyler bulmama değil de, hep içindeki anlamları sezebildiğim şiirlerin karşıma çıkmasına şaşırıyorum. Ve bu şaşkınlık bir sevinç olarak dönüyor bana...

Bunu bir mime çevirmek istedim, bir şiir sitesinde daha evvel çok da aşina olmadığımız bir şairi seçiyoruz ve karşımıza çıkan şiir adlarından birine tıklayıp, şiiri paylaşıyoruz, istersek birkaç cümle sarfediyoruz şiir hakkında...
Bu mimi finduilas'ın , beenmaya'nın ve sLn' in kapılarına bırakıp kaçalım ve gelelim malum şiire...

Son olarak benim şiirim, beni bu yazıyı yazmaya iten şiir de şudur:

Gece Bitkilerinden

Gece bitkilerinden korkuyorum,
Hayır, geceleri bitkilerden!
Gizlenirken vurulmuş ulaklara ağıttır
Bana açtığın her telefon.


İki kalp arasında en kısa yol:
Birbirine uzanmış ve zaman zaman
Ancak parmak uçlarıyla değebilen
İki kol.


An ki fıskiyesi sonsuzluğun
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


Cemal Süreya


17 Kasım 2009 Salı

Not - I

Bazen, sırf bir şey demiş olmak için kullanıyorum ya sözcükleri...
Sinir oluyorum.

15 Kasım 2009 Pazar

Burdur, Burda Dur!

Memleket Burdur diyorum da hiç oradan bahsetmediğimi farkettim.
Birkaç not düşeyim istiyorum...

Küçüktür Burdur, çoğu kişi bilmez haritanın neresinde olduğunu. Tv' de ünlülerin bedelli askerliklerini burda yapmasından dolayı geçer ya da OKS sonuçlarında duyarsınız adını...Doğu'da yahut iç anadoluda sanılır genelde. Güneydedir efendim. Tarif ederken sıkça "Antalya" ibaresine gerek duyarsınız, yakındır ya oraya, orası bilinir ya herkes tarafından, ondan...

Antalya kadar sıcak ve nemli değildir tabii. Daha serindir, Antalya'dan farklı olarak, buraya kar yağar yılda birkaç kez. Kartopu oynayacak kadar yağmasa da çamurlu toplar yapılır. Antalya'dan "kar görmek için" gelenler olur bu zamanda...
Mecburiyet caddesi deyince güler ilk duyanlar. Uzuuun bir caddedir burası, nereye gideceksen ancak bu caddeden gidebilirsin, bu yüzden "Mecburiyet caddesi" olarak bilinir, söylenir. Tek caddesidir desek de yalan olmaz.

İkinci Bahar mantı evi, Bursim sineması, Eylül sahaf kitabevi ve onun biraz öncesinde yer alan adını şu an unuttuğum dönercisi benim sevdiğim mekanlarıdır...

"Burdur'un nesi meşhur?" sorusuna resimlerle karşılık verecek olursak;

Burdur şiş:


Ceviz ezmemiz (şahsen ben çok severim):

Bayramlarda yapılan tahin, pekmez, susam, haşhaş ve cevizli bir tatlı :"çanak ekmeği"

Ve yiyecek faslını kapatıp, yazımıza Burdur Gölü ile son verelim:
P.S: Başlıkta geçen "burda dur" un zamanla Burdur'a dönüştüğü rivayet edilir.