müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ağustos 2018 Cuma

Gecelerim


Bu şarkıya sarılıp uyumak istiyorum.





güneşin alevden saçları
aşınca karşıki tepeden
gölgeler sarar yamaçları
ürkerim gelecek geceden

teselli etmiyor gönlümü
ne yıldız ne de ay bu gece
beklerim hasretle günümü
yalvarıp göklere her gece

bütün dertler beni bekler
yatağımın başucunda
esir kalır hep dilekler
kaderimin avucunda.



1 Ağustos 2017 Salı

18 Haziran 2016 Cumartesi

Bir Zamanlar






Lütfen.





29 Aralık 2015 Salı

2015'in Sevilen Son Şarkısı






Böyle aşkların olduğu bir zamana gidelim. 2015'ten gerilere, daha da... Dinleyince ne kadar duru diyorum, içten. Sonra gidelim diyorum işte, bir başka zamanda yeniden doğalım.




22 Kasım 2015 Pazar

23 Ekim 2015 Cuma

Kış Geliyor Bağıra Çağıra


Kış geliyor. Feci bir soğukla hem de. Her seferinde olduğu gibi yüzyılın en soğuk kışı dediler bu kışa da. Hiç şaşırmadık. Ehliyete stajyerlik gelmesi gibi bir şey bu. Her yıl geliyor diyorlar. Stajyerlik gelmiş bu arada. Kendimi tebrik ederek yazıldım kursa. İlk olacağım. İlk kurban diyorlar. O kadar umursamıyorum. Umursayacak çok şey var ve ben artık onları umursamayı bıraktım sanırım. Sanırım diyorum, büyük konuşmuşluk olmasın diye adı. Ben değiştim galiba. Galiba diyorum, emin değilim. Her neyse. Bu şarkıyı her kış geldiğinde dinliyorum ya, yine dinledim. Sözleri beni anlatıyor demiyorum, siz zaten öyle olduğunu biliyorsunuz. Yüzyılın en soğuk kışı demek gibi bir şey bu...






kış geliyor
bağıra çağıra
sevmem ki

kim geliyor
yanıma yanıma
bilmez ki

kış ortasında kaç kere yakar güneş?

kış geliyor
bağıra çağıra
sevmem ki

kim geliyor
yanıma yanıma
durmaz ki
durmaz ki

yeni rüyam da güneşimle soldu
yeni adamla yeni kadın doğmadan zordu
ayna ayna
sihirli ayna
neler söyledin bana

19 Ekim 2015 Pazartesi

Vals of the Eyes






Dans edelim mi?


26 Nisan 2015 Pazar

İçimde Bir Norah Jones Sevgisi


Şarkıları alıp götürüyor uzaklara. Yıldızlı gecelere bazen, bazen yüksek yerlere çıkıp dalgalanıyor şarkının saçları, tatlı bir rüzgarla oluyor hepsi, Bazen uzun bir yolculuğa çıkarıyor dinleyeni, geceleyin ellerin yukarıda kendi etrafında dönerek kendi başına dans ediyorsun ya da. Pek seviyorum. Her şeyi güzel mi olur, olurmuş.






9 Haziran 2013 Pazar

31 Temmuz 2012 Salı

Bir Şarkı






Bir garip -
hisli.





12 Mart 2012 Pazartesi

Güzelsin, Kuşlar Uçuyor


İnce ince işlenmiş.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Ankara, Mon Amour!


Hız sınırını aşmaya korkan bir otobüsün arka koltuklarından birindeydim. Başımı yaslamıştım cama; yadırganmadan akan, olağan akışa sürüklenmiş manzaranın ağır çekimindeydi gözlerim; aklım hayatın binbir türlü halinde, alelacele oynanan bir "komşuculuk"tu, bir o düşünceye, sonra başkasına, daha başkasına... Ağaçlar, evler, çocuklar düşünecelere karışıyor; sonra bir yumağın çamurda ilerleyişi gibi yeni izler, eskilerinin yerini hemencecik alıveriyordu. Ne düşündüğümü, neler düşündüğümü bile bilemiyordum. Yavaş ilerleyen otobüse de kızmıyordum artık. Her şeye geç kalmıştım biraz. İşte tam burada şu şarkı başladı.

Yeni bir sokağa girdi otobüsümüz (benim ve boşluğu dolduran gölgelerin), manzara akışından sıyrıldı sonra -o da yeni bir yol buldu kendine ve akışı anlamlı dizilere dönüştü- düşünceler bir komşuda karar kılıp yemeğe de kalmak istediler, alacalı kedinin kucağında huzur buldu çamurlu yumak... Cama isteksizce yasladığım başımı kaldırıp istekle izlemeye başladım yeni sokağımızı (her yer biraz bizim değil miydi sahi?) ve ağır gitsin istedim otobüsümüz. Sonra şu şarkı başladı.

Önce, adının Suna olduğunu sonradan öğreneceğim, bir kız geçti manzaradan. Ayağında rugan ayakkabılar, üzerinde kırmızı bir elbise, minicik elleri elbisenin ceplerinde... Ben nedense onun manzaramızda çok kalmasını istedim, uğraşsam görebilecekmişim gibi ellerimi cama yaslayıp başımı sola - en sola - çevirdim hatta. Olmadı. İnsan bazı şeylere istese de yetişemiyor. Bu çaldı işte bunu düşünürken. Sonra Emel çıktı sokağa, eşya yüklü bir kamyondan indirilmiş gibi biraz eğreti. Ömer acele adımlarla ardımızda kaldı ve bolca yeşil.

Biz ilerliyorduk durmadan. Madam Litvak duruyordu yol kenarında, eli boynundaydı ya da tek dizi incisinde... Camı açıp "Sinemaya mı?" diyecektim, yetişemedim. Geçiverdik...





İşte. Anlatayım istedim bu kez bir kitabı ve böyleyim, okurken. Uzun cümleler kurarak bir kitabın anısına hakaret ediyor olma düşüncesi hâlâ üzerimde yepisyeni.










26 Ekim 2011 Çarşamba

The Winter

Her şey üst üste dizilmeye başladı. Haberlere bakmaya korkar oldum. Sadece; geçecek, bitecek diyebiliyorum. Bunlar da teselliden hallice bile değil, düpedüz teselli oluyor.

Çok sinirliyim bir de. Bağırıp çağırasım geliyor, sonra üzülüyorum işte.

Yalnızca müzik iyi geliyor. "Kış geldi mi, bu uğultu ne? Bu kargaşa kimin..." diyesim, diyebilesim var.

Ama susuyorum da içime, içime içime Balmorhea çalıyor, ben dinliyorum nicedir:


30 Mayıs 2011 Pazartesi

All of Me

Sonu olmayan uykulara yatayım istiyorum... "Anne, lütfen biraz daha!"

Ve şu şarkı çalsın sonsuza dek:


Is there a cure for this pain
Maybe I should have something to eat
But food won't take this emptiness away
I'm hungry for you my love

Well I made it through another day
In my cold room
On scraps and pieces left behind
I survive on the memory of you

All Of me is all for you
You're all I see
All of me is all for you
You're all I need

Is there a remedy for waiting
For loves victorious return
Is there a remedy for hating
Every second that Im without you

All of me is all for you
You're all I see
All of me is all for you
You're all I need

All this life is all for love
It's the only road I'll choose
And every street and avenue
Only one will lead me back to you

One Love, One Love, One Love
One Love, One Love, One Love



.

18 Mart 2011 Cuma

Bir Amatörün Profesyonele Dönüşümünün Dansı

Her şarkı değil de bazı şarkılar, bazılarımızı göklere çıkarmak ister. Jason Mraz'ın pek çok şarkısı bunu layıkıyla yerine getirir. Odanın ortasında başlarsın önce. Minicik adımlarla.

İşte böyle...



Sonra dünyanın en güzel hareketlerinden birini yapmaya başlarsın: Dönersin. (dünyadan çalınmış bir danstır ya o...)

Özgürlük, dönmektir o an; dönmek, özgürlük...



Ve ayaklarının yerinden kalktığını hissettiğin anlar olur...


Kendini bir sahnede hayal edersin ihtimal o ki... Ve ilk defa dinlediğin bir şarkının bir sonraki ritmini tahmin edercesine dans edersin. Sanki çalışmışsın gibi. Yüzünde böyle bir haz belirtisi olabilir. Çok büyük ihtimalle. Olur.



Şirin yüz ifadelerinle şarkıdaki bir şeyi aktarırsın sanki. Ve eğlenirsin, doruklarda. Tam işte bu yüz ifadesiyle!


Müziği hissetmiş, mutluluğu dansla birleştirmiş; ilk başta, bu yazıya yalnızca bu resmi koymak istemişsindir işte.



Ama yansıtamazdı ki... Misal şu resmi de koymasam, nasıl olabilirdi ki?



* Teşekkürler Jason Mraz.

** Ve 3000 küsur resim arasından bana istediklerimi bulduran deviantart, sana da teşekkürler.



.

8 Mart 2011 Salı

Ah Mikro, Benimle Gel, İzmir'e Gidelim


Dün, karlı öğleden sonrası. Ümitköy'deyiz. Üç kişi. İki Hilal bir ben. Hilal'lerin ortasına geçip dilek tutmaktayım. Yalan. Duraktayız. Bizden başka bekleyen birileri daha var. Otobüs gelinceye kadar dikkatimi çekmiyorlar. Staj sonrası, biz kritik etmekteyiz; okulu, öğretmenleri, öğrencileri, bizi içeri almayan güvenlik görevlisini. Otobüs geliyor, üşümüşüz. Kar güzel ama üşümeye engel değil. Otobüse yöneliyoruz, bizden evvel davranan yaşlı bir çift otobüse adımlarını attılar bile. Sonra geri döndüler; meğer otobüs Kızılay istikametine gitmiyormuş, gidiş son durağaymış.

Döndük durağa tekrar. Yaşlı adam bize dönüp "son durak"la ilgili bir şey söyledi ve gülmeye başladı. Eşi olduğunu düşündüğüm tatlı bayan da bize yarı mahçup bir bakışla gülümsedi ve espri işte, dedi. Sonra biz de sanki espriyi duymuş ve komik bulmuş gibi güldük. En azından ben duymamıştım. O anda, bir yandan gülüyor bir yandan da son durakla ilgili olabilecek esprileri tasarlıyordum kafamda. En son "Mezarlığa mı gidiyor? Ehe ehe ehe" hayalimde karar kıldım ve gülüşlerime bir anlam yükledim.

Yaşlı çift aynı zamanda tatlı da bir çiftti. Bu espri başlangıcı yavaştan bir muhabbetin kapısını aralamış ve bizi sıcak bir odaya buyur etmişti. Okul, Ankara, öğretmenlik, memleket... derken o bekleyiş, zamanı göreceli hale getiren bir unsur oluvermişti. Konuşurken gözleri parlayan iki insan hayal edin lütfen. Birbirlerine bakıp "Biz oraya geçen yaz mı gitmiştik? Şunun şurasındaki balıkçıda oturmuştuk. Ne güzeldi..." gibi cümlelerle doldurun yüzdeki diğer ayrıntıları. Mimikleri görebilirsiniz. "Biz" deyip, hafifçe yanındaki bakan, gülümseyen insanlar...

Otobüs gelmek bilmiyordu ama biz durumdan pek de şikayetçi değildik. Hele ki kadın; cümle aralarına "Gençliğinizin değerini bilin" cümlelerini sıkıştırmıyor mu... "Yanakları sıkılası insanlar var" diyor insan içinden, var öyleleri. Bir de enerjisine bakıyorsunuz ki, senden benden cıvıltılı. Sonra "Gençliğinizi yaşayın doyasıya" demeleri... Genç gibisin hala sevgili bayan, haberdar değil misin ki?

"Ben yaşlanınca öyle olmak istiyorum!" cümlesini geç, şimdi bile olasım var. O derece mutlu geçti o durak vakti. Sonra otobüs geldi, onlar kartlı değil diye binmediler ve biz "iyi günler" deyip ayrıldık oradan. Ben aslında onlarla muhabbet ederken kızların en sessiz kalanıydım. Fazlaca gözlem ve fazla hayaller. Bünyeme enjekte ettiğim bir cıvıltıyla uğraşmaktaydım.

Bu sabah da güzel bir kahvaltı ardından, hala yağan kara bakıp bunları düşündüm. Pencereyi açıp, saçlarıma kar doladım. Şarkı söyledim. Bunları düşündüm. Ezginin Günlüğü çalmaya başlamıştı bile kafamda. Aklımda ne bu olanlarla ilgili bir şarkıları vardı ne de kar temalı bir şey. Hepi topu bir albümlerini bilirdim zaten. Odaya geldim. Yamuk perdeyi düzelttim. Bilgisayarı açtım. "Music" adlı dosyaya tıkladım. Şimdi yazarken bunu Türkçe yazmamış olmamdan utandım. Ezginin Günlüğü yazan dosyayı açtım ve aklımda dolanan şarkıyı dinlemeye koyuldum. Bir yandan da eşlik ediyordum tabii. Tek bir farkla; ben "ah mikro" dediği kısmı "ah nekiro" diye söylüyordum...

.





.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Kıyı Kahvesi

Aylar evvel yazılmış bir yazı...

Aylar evvel yazılmış herhangi bir yazı değil ama...

Aylar evvel yazılıp, yalnızca bu şarkının sahibinin okumasını istediğim, yalnızca ona gönderdiğim bir yazı...

Bu yazıdan sonra gelişen bir takım olaylarla yazma isteğim kırılmıştı ve o şarkının sahibinden -Cengiz Onural'dan- aldığım sımsıcak bir maille dönmüştüm eskiye.

Mümkünse şarkı eşliğinde okunsun yazı, çünkü dönüp dönüp dinlenerek yazıldı o.

Ve okunsun yazının sonunda yer verdiğim o mailin küçük parçası.

Ve anlanılsın tesadüf diye bir şeyin "var olmadığı"...





(dinleyemeyenler için )

Kıyı Kahvesi

Ben hiç kıyı kahvesine gitmedim. O yüzden anlatamam nasıl bir yer olduğunu. Neyin kıyısına kondurulduğunu bilemem. En çok kim gelir oraya? Çayın yanında sıcak simitler de olur mu? Tahtadan mıdır kahvenin masaları, gecenin kaçına kadar durur insanlar orada? Kimin karısı telefon eder akşamüstleri oraya, kimler dalga geçer o kadının kocasıyla? Ya çaycıları, sallana sallana mı getirir çayları? Kara kuru biri midir bu adam? Yahut göbeğinden yürüyemez mi sandalye artlarında? Güler mi çayı uzatırken? Kahkaha atmayı sever mi? Paragöz herifin teki midir yoksa?

Kıyı kahvesi belki kasvetli bir kahveden başka bir şey değildir ya, o “kıyı” kelimesi yok mu? İşte hep o kelimeden kaynaklı benim bu hissettiklerim. Bu şarkıyı dinlerken duyduğum o güzelim deniz kokusu, denizin kıyısına ilişmiş şirin kahvenin alacalı renkleri, ahşabın derinlere sinen öyküsü, buharı üstünde ince belli bardaklar ve şampuanı saçlarında kadınlar… Kadınlar, evet, kıyı kahvesinde bir sürü kadın, erkek, hatta çocuk, hepsi var.

Nedense İstanbul’da olmalı bu mekân. Başka deniz kıyısına oturmaz bu kahveler, illaki İstanbul. İnadı inat bir hayal benimkisi, kabul... Gülünç gelecek sana ama kahve önünde ip atlayan çocuklar bile hayal ediyorum. Kâğıt helva almaya giden çocuklarla pamuk şeker almaya gidenler ip atlayamıyorlar ama… Her oyunda oyunbozanlar olduğu gibi burada da var. Oyun bozulmadan oyunun tadı da olmaz ki hem. Ne diyordum, kıyı kahvesi… Kıyı kahvesinde aşk da var.

Senin hep o umutsuz baktığın gecelerde buldum bu kıyı kahvesini. Sen olmazlığı yüzüme tutarken, ben gider bir kıyı kahvesinde seni beklerdim. Bir çocuk çantasından sulu boyasını çıkarıp siyahın tonlarına bulardı fırçayı. Ağır ağır boyardı gökyüzünü. Kuşlara dokunma, derdim, onlar zaten kalıcı değil burada. Bırak, renkli gitsinler yuvalarına. Çocuk, bulutları da bırakırdı, boyamazdı. Sonra gökyüzü tamamlanınca, denize yansırdı siyahlık. Sonra gözlerimde birikirdi deniz tuzu. Rimelim akardı…

Bazen, sabahları koşardım oraya. Kıyı kahvesinin en kıyısına otururdum. Kimseler yokken beklerdim seni. Çayımı yudumlarken, simit susamları eteğimde birikirdi. Şekersiz içtiğimi bilmezmiş gibi iki küp şeker dururdu çay tabağında. Her defasında artan iki şeker… Sahi sen kaç şeker atarsın çayına? Simidi ısırıp mı yersin, yoksa lokmaları bölüp ağzına mı atarsın? Dişlerinde susam birikir mi? Bu yüzden simit sonrası gülmemeye gayret eder misin? Ya sabahları, kimseler yokken, kıyı kahvelerine gider misin?

Rüzgârlı olmalıydı o gün. Ben günün o kör saatinde kıyıda durup izlemeliydim. İzleyip görmemeliydim uzakta yüzen o balığı, sandalı bağlayan balıkçıyı… Ve duymamalıydım kuşların çırpınışlarını, çay kaşığının cam bardağa vuruşunu, bir adamla bir kadının yapmacık tavırlarını… En sonunda da ayaklarının yere konmasındaki o güzelim tınıyı… Birden sesini duymalıydım ama… Bana seslenişindeki ezgiyi dinlemeliydim kıyının en kıyısında. Hayali duymak nedir o an idrak etmeliydim. Gerçek değil, demeliydim iç sesime. Sonra sen tekrar seslenmeliydin. İşte, tam böyle olmalıydı gelişin. Bilmediğim bir kıyı kahvesinde, bilmediğim bir şehirde, bilmediğim, hiç görmediğim bir adamı bulmalıydım. Ve tüm bilinmezlik silinmeliydi bu hikâyeden…

Olmadı. Ben yine eski kahvehanelerle kaldım. Babamı pikniğe gideceğimiz zamanlarda çağırdığım o duman altı mekânlarla… Bisiklete atlayıp, çakıl taşlı yollardan geçerek gittiğim şehrin orta yerindeki kahvelerle kaldım. Başımı utana sıkıla kapıdan içeri uzatıp babamı aradığım zamanlara geri döndüm. Çay karıştırma seslerinden çok taş seslerini duyuyordum orada. Tek çocuk bendim ve tek kadın -muhtemelen- kahveye telefon açıp kocasına “haydi gel artık yemek yiyeceğiz” diyen kadındı.

Sen gelmedin. Ben kıyı kahvelerini çıkarıp attım hayalimden bir süre sonra. Yıllar yılı, o ağır dolabın altına serili halı gibi oldu ama… Engelleyemedim ezilmesini. İzi kaldı halının kenarında. Ellerimle düzeltmeye çalıştım da ipleri bir türlü eski halini almadı, bir çizik kaldı hep orada. Bu yüzden bugün sana bir şeyler yazıp, senden yanıt alınca Cengiz abinin şarkılarına sarıldım. “Kıyı kahvesi” çalıncaya kadar kulaklarımı tıkadım. Ne hikmetse Kıyı Kahvesi’nden sonra “Eve Dönüş” çalmaya başladı…

* * *


Ne hikmettir ki sevgili Cengiz Onural da bir kıyı kahvesinde okumuştu bunu, hatta şöyle demişti:

"Böyle bir şey olamaz!... Niye mi?

Ben oğlumla Karaburun’da tatildeyim...Denizin tam kenarında kalıyoruz. Günler sonra ilk kez notebook’u açıyorum. Oğlan odada uyuyor henüz. Ben kıyı kahvesi denilebilecek bir mekanda asmaların gölgesinde oturuyorum. Harika bir sabah güneşi var. Çayımı söylüyorum. Şimdi geliyor. Bir haftadır indir(e)mediğim mail’lerimi indiriyorum. Okuyup silerek ilerliyorum, ki yazınla karşılaşıyorum.


..."

20 Temmuz 2010 Salı

Gidelim Yalansız Bir Yere



Ezginin Günlüğü ile tanışıklığımız lise yıllarımdadır. Bizim sınıfta Ezgi diye bir kız vardı, yatakhanede onun odasında görmüştüm kaseti. İtiraf ediyorum "Ezgi" isimlerinin bir tesadüf olamayacağını düşünmüştüm. Komik ve rezildim, peki. Hem o garip insanlar dinlerdi o zamanlar, Ezginin Günlüğü de onlardan biriydi işte. Ben öyle sanıvermiştim. Komiktim dedim ya...

"Geçmiş zaman" kullandım ama hala komik olabiliyorum.

Neyse üniversiteye kadar hiç dinlemedim. Denemeyi bile düşünmedim. Rock dinlerdim ya ben... Sonra üniversite şenliklerinde Feridun Düzağaç'tan hemen önce çıkmasıyla dinleyebilme şerefine nail oldum. Meğer, evvelden dinlemişim de haberim yokmuş. Komiğim değil mi? Demiştim baştan. Neyse bir mayıs akşamıydı o gün ve o akşam biraz da onların sayesinde çok güzeldi. Şimdi elimde son albümleri var, yalnız o var nedense... Sanırım diğerlerine geç kaldığım için el atmadım, atmak istemedim. O son albümü dinlediğim zaman sanki bir başka yaşamın kapıları açılıyor, ne tuhaf. "Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni" gibi değil. Öyle bilindik değil, öyle eskimiş değil.

Kadıköy var mesela o albümde. Dinlerken yalnız üç kez gittiğim Kadıköy'de buluyorum kendimi. İki katlı bir evin geniş bir balkonunu hayal ediyorum, önündeyim şimdi. Evin bahçesi yemyeşil, sarmaşıklar, asma dalları ve birkaç gül... Bahçenin bir kenarında bir masa, üç beş sandalye. Yerler olabildiğince ıslak, çiy düşmüş gibi... Bir adam durmuş balkondan dışarı bakıyor ve bu şarkıyı söylüyor. Vakit akşamı geçeli çok olmuş. Şarkının en alıcı noktası : "Zamanı durdurabilsem, ne sen kalsan ne ben gitsem"

Sıradan gidersek Kopan Bağ durdurur bizi. Şimdi; dar sokaklardayız, at arabalarının geçtiği bir dönem. Bir kız iğne oyası yapıyor cam kenarında, elinde bembeyaz bir tülbent. Tam şarkının "Ummandı sevgi bizde, kaybolduk o denizde, umut yok sevgimizde, ne sen ağla ne de ben" kısmında iğneyi parmağına batırıyor...

Eski Günlerimiz de pek şahanedir ama anlatmak için dinlemek gerek. Ki benim buna gücüm yok şimdi.

Aşk Güzel'e gelelim şimdi. Aslında ben tam bu şarkıyı dinliyordum, bir şeyler yazmak istedim sonra yazıyı unutup Ezginin Günlüğü'nü anlatmaya başladım. Aşk acı bir şey diye öğretildi sanki bize, sanki hep acı bizim kitaplarımız, hep acıyla dolu şarkılarımız. Oysa bu şarkıdaki gibi aşk güzel değil mi? Ne diyor: Aşk güzel, ne kadar güzel yandı bütün ışıklar...

Gün Usulca var bir de. Oktay Rıfat Horozcu'nun bir şiiriymiş bu şarkının sözleri. Ben albümü ilk dinlediğimde ilk bu şarkıyı sevdim. İyi hatırlıyorum, dolmuştaydım ve feci bir yağmur vardı. Ben dışarıyı izliyordum dalgınca , sonra şarkı başladı, dedi: "Camda yalnızlığı gördüm derinde" Gözlerim dolmuştu, dolmuştaydım, ağlayamamıştım.

Aşk İki Kişiliktir, bir Ataol Behramoğlu şiiri şarkıya ev sahipliği yapmış: "Ölümdür yaşanan tek başına, aşk iki kişiliktir" demem yeterli sanıyorum.

Gelelim son şarkımıza: Ver Elini
İnsana umut veren şarkılar vardır ya bu şarkı da onlardan işte. Hep gitmek isterim ya, gitmek isteriz ya, istersiniz ya... Bu şarkı da "gidelim" diyor ama bizimkisi gibi değil. Bizimki sanki zoraki bir gidiş, sıkıntılarımızla gidiyoruz biz. Ama bu şarkı umutla gidiyor ve nakaratı dinledikçe o " başka denizlere" gitmeyi çok, çok istiyorsunuz. Masmavi, umut dolu bir yere götürüyor şarkı, çok da güzel söylüyor:

ver elini güzelim gidelim buralardan
gidelim yalansız bir yere.

Sahi, bir gün gidelim oraya. Yalansız bir yere gidelim, olmaz mı?

22 Haziran 2010 Salı

İstanbul'da



Pinhani çok popüler oldu o malum diziden sonra. Çok popüler olunca da dinleyemedim pek fazla. Nasılsa her yerde zorla dinletiliyorduk, değil mi ya? O malum dizinin malum şarkıları değil de etrafta pek işitmediğim "İstanbul'da" adında bir şarkı vardı. Sözleri de şöyleydi:

yol kenarında oynayan çocuklar gibi
topum kaçtı bugün yola
evin önünde sulanmayan çiçekler gibi
başım düştü saksıma

istanbulda kimim var , kimin için bu toz duman
istanbulda neyim var , ne kaldı ki kalabalıktan

kaçamayıp da saklanan kedicikler gibi
sığındım senin sıcaklığına
sevemiyorsan istanbulu benim gibi
kaçalım yine bozkırlara

istanbulda kimim var , kimin için bu toz duman
istanbulda neyim var , ne kaldı ki kalabalıktan


yere düşünce kırılmayan bir oyuncak gibi
alıştım ben yuvarlanmaya

istanbulda ne kaldı ki


İstanbul'u sebepsiz yere sevdiğim zamanlardan sebepli yere sevdiğim zamanlara rastlar bu şarkıyı işitişim. Uzanıp dokunamama, oraya gidip barınamama, o bildik caddede herkesi o zannetme zamanı işte... Oysa bilmezdim ben, o zamanlar çocuktum -ilk gidişimde- düşünmezdim bir gün o şehirde yaşamadan o şehri seveceğimi. Özleyeceğimi, her İstanbul kelimesinde irkileceğimi...

Sevginin özünden olsa gerek, sevince bir beklentidir gidiyor. Madem sevmiştim ben bu şehri, benim olmalıydı öyle değil mi? Öyle değil. Hayata göre öyle değil. İşte tam bu noktada tutunuyordum şarkıya:

istanbulda kimim var , kimin için bu toz duman
istanbulda neyim var , ne kaldı ki kalabalıktan


Cevabı bilinen sorular, uzaktan gelen bir "hiç kimse" ve hatta belki sonunda bir ünlem.

Sonra, şarkının son kısmıyla avunuyordum:

yere düşünce kırılmayan bir oyuncak gibi
alıştım ben yuvarlanmaya



16 Haziran 2010 Çarşamba

Eksik



Anneler söylemez mi hep "Bu evin eksiği hiç bitmez" diye. O eve hep bir şeyler alınır, bir şeyler gelir ama hep bir eksiklik vardır. İnsan da böyle... Her yeni gün,yeni bir şeyler eklesen de kendine; hep bir eksik, hep. Belki hiçbir zaman tamamlayamayacak olsan da o eksikliği, hep derinlerde bir yerde hissetmek...

Zaman zaman olduğun yere sığamamak

Zaman zaman bulunduğun yerden bıkmak, bir değişikliği aramak

Zaman zaman çılgınlar gibi alışveriş yapmak
.
.
.

Oysa bu çabalamalar boşuna. Bu debelenmeler gittikçe batırıyor seni ve belki bir başkasını, başkalarını... O eksi öyle büyük bir sayının önüne gelmiş ki, sen ne eklersen ekle sonuç hep negatif. Belki kabullenmek gerek, boyun eğip uzanıvermek...

Ne zaman bu şarkı çalsa, dibe batmamak için yaptıklarım aklıma geliyor. Nafile, diyor, nafile...

Hiç dostum olmasa
Adımı kimse anmasa
Telefonum hiç çalmasa
Bir tek sen, bi tek sen yeter bana.

Bugün tek başıma
Dolaştım kalabalıkta.
Çok yabancıydı tüm dünya
Bir tek sen, sen olsaydın yanımda.

Gizlice yelken açsam
Buradan çok uzaklara.
Herkes beni unutsa da
Bir tek sen, tek sen yeter bana.

Ben küçük bir balığım
Kıyılarında yüzen
Kurtar beni kıyıya yanaşan
Gemiler beni ezmeden

Odanda bi akvaryum
Ben içinde yüzsem.
Tüm gün hiç sıkılmadan
Köşemde seni izlesem.

Şimdi herkes yanımda
O bildik eski romanda
Rolümü oynuyorum hala
Bir tek sen, bi tek sen yoksun yanımda.