10 Nisan 2011 Pazar

Masalın Sonunda Biri Sordu


Yazıp yazmama konusunda çok direndim aslında. Ben hep yazıyordum işte, ben ne yaşasam hep buradaydı. Gizli kelimeler, örtülü cümleler kursam da sarkıyordu bir şekilde buralara yaşananlar... Benim olan, kimselerin bilmediği bir defterim vardı. Şimdi artık o da yitirdi anlamını. Ben kaldım. Blog kaldı. Bir de yazmaya iten sözcükler... Bu yüzden buradayım işte. Hoş geldim. Ben hep buradaydım, yaşadıklarım buradaydı, yine geldim. Bilinen ben olayım yine. Soru işaretlerim şu köşeye yerleşsin, düşüncelerim sofrayı kursun, kuşkularım çay demlesin. Ben geldim. Hoş... Hoş da gelmedim.

Birkaç gündür yazılmamış sayfalar eskitiyorum bilgisayarda. Yazmak istedim. Yazdım da hatta ama olamadı işte. Gelip buraya yazmalıymışım sanki. Gelip eteğimdekileri buraya dökmeliymişim, ancak o zaman paklanırmışım gibi gibi...

Biliyorsun artık beni sevgili blog. Sana şimdi "ben böyleyim" desem ayıp kaçmaz mı? Kaçar. Beni bilirdin diyorum o zaman. Bilirdin beni, masal dünyalarının pencere önü çiçeği gibiydim. Umutluydum. Kaptırırdım kendimi. İşaretler arardım. Beklerdim. Artık bu kelimeden usansam da, kaçmak istesem de fersah fersah, bekleyendim. Diyor ya bir şiirde "seni öylesine düşledim ki, yitirdin gerçekliğini" diye; ben de öyle düşledim ki, bir şeylerin gerçek olabileceği aklımın ucundan geçmemişti. Birgün; her şey -hayal ettiğimden daha fazla tesadüflere bürünmüş, narin bir çiçek demeti gibi- düşüverdi önüme. Öylesine şaşırtıcı, sevilesi bir buketti ki... Oldukça tanıdık... Ne yaparsın? Eğilir seyredersin, gerçek zannetmek aklının ucuna gelmez değil mi? Eğildim. Kalakaldım. Narindi, naifti belki biraz... Seyrettim. Ben gibi sandım, kıyamadım.

Bir gece öncesi fazlaca ağlamaklı geçmişti, fazlaca dualı... İçim acımıştı çokça. "Bekleme artık" diye diye uyuduğumu nasıl unutayım? "Masallar masal kitaplarında bak" diyerek küçük gönlümü olgunlaştırma çabalarımı kime nasıl anlatayım? Sanki ben bilmiyor muyum gerçekleri, bardağın eksik kalan yanlarını, kalabalıkların tartışma mevzularını, insanların karanlık yanlarını... Ben bilmiyor muyum kendimi; olmam gerektiği yerleri, insanları, çevremin beklentilerini... Ama hayat işte. Kimileri bir masalın peşinden koşmak ister hayatı eliyle itip. Bir masalı var eden olmak ister. Her şeyin güzel yanını görmek ister. O astıkça güzel şeyleri balkona, birileri rüzgar olup fırlatır çamurlarını. Hayat derler adına, gerçek derler. Çirkin ne varsa hayat olmak zorundaymış gibi... Gerçekler hep acıdır. Hayat bir karabasandır. Karamsar değil de gerçekçidir onlar. Hayatın türlü çilelerini görmüş geçirmiş, yetmiş seksen yaşına geldiklerinde neler söyleyeceklerini merak ettiklerimdir.

Oldu. Çok güzel oldu. Elimde ne varsa alıp götürdü şimdi. Her şeyden ayrı tuttuğum, saklımda gizlediğim ne varsa... Ne desem kime inansam bilemiyorum ki ben. Bir yandan ben yaşadım bunları, ben bilirim demeliyken dürtüyor başkaları. Saf olma diyorlar, hayat böyle diyorlar. İnsanlar böyle diyorlar. Ama diyorum. Ama... Sonra elime bakıyorum, hiçbir şey kalmamış. Nasıl direnirsin ki artık... Neyinle savunursun masallarını? Onu nasıl savunursun? Elinde koca bir hiçlik, her şey darmadağın... "Bak Leyla o aslında şöyle, bak şu yüzden aslında." , "Leyla o şöyleydi. Mecbur kaldı.", "Leyla aslında ben onu da anlıyorum.", "Leyla, tek isteğim, mutlu olsun. Leyla ben böyle de yaşarım.", "Leyla, O'ydu." Leyla usandı bunlardan, Leyla doydu bunlara. Leyla beni karşısına oturtup saçlarımı okşadı. Leyla bilmedi kırdığım o bilekliğin boncuklarını. O boncukların yarı uykularımda ayak ucumda hissedilişini bilmedi. Leyla rüyalarımın ortasında "Bak, boncuk hala orda, hepsi gerçekti" deyişlerimi de bilmedi. Leyla ben ağlarken saçlarımı öptü.

Leyla benim mutlu olmamı istiyordu. Ona nasıl kızayım ki... Leyla severdi beni, ben de onu severdim. Mutlu olayım istedi. Ben olamadım. Kime kızayım? O da mutlu olmayı istedi. Ben kaldım. Ne diyeyim?

Basit biri olamadım ben. Basit birilerini de sevemedim. Basit olmayınca ama basitçe seviverdim. Şaşırtıcı değil mi? Oysa sevmek zordu başlı başına. Sevilecek kişiyi bulmak zordu. Sevilecek kişi çıkınca, kolaydı. İşte tek o kolaydı. O an var ya hani... Sonra yine her şey zor oluyordu.

Beni yakından tanıyanlar, bu blogu okuyanlar da "duygusal" diyeceklerdir hakkımda. Bu yazı onları şaşırtmayacaktır belki de. Beklenilen bir yazı. Kız duygusal zaten. Ama inanın öyle zor ki... Öyle zorum ki... Karşıma çıkan en alelade insana bile haddinden fazla değer verirken gelin siz düşünün... Birini sevince nasıl olur, nasıl sever... İşte bu noktada ayrılıyordu bir şeyler. Korkuyordum işin açığı. Birini sevince kendini unutan biri vardı çünkü içimde. Bu yüzden değmeliydi o. İşte o da farklı olmalıydı. Bulunması zor, kaybetmesi zor, silinmesi zor...

Yaşadığım iki üç gün bir ad bulamayabilir belki kendine. Belki öyle ortak noktalarla geldi ki, ben biriktirdiğim yılların özlemiyle, sevgisiyle tutundum ona. Belki yanılsamaydı. Ne varsa içimde gelmeyene dair, ona hissediyorum sandım. Bilemiyorum şimdi. O kişinin böyle gitmemesi gerektiğini bildiğim için kendimi teselli ediyor da olabilirim tabii. Belki oydu, belki değildi. Ne fark etti ki? Yine aynı yerdeyim, biraz daha eksiğim, kırgınım o kadar...

Ne düşüneceğimi, ne yapacağımı, neyi umut etmem gerektiğini, neleri gözden çıkardığımı, neleri yeniden kurmak istediğimi bilmiyorum. Bir enkazın ortasına oturmuş bakınıyorum yalnızca. Hala bir şaşkınlık var üzerimde. Geldi şaşkın, gitti şaşkın... Çok konuştuk bunları, kendimi değiştiremeyeceğimin de farkındayım. Ama fazlasıyla kırgınım. Öyle böyle değil, çok. Ben öyle iyi niyetli olmaya çalışırken hep aynı hale düşüyorum ya üzülüyorum. İçimi acıtıyor insanlar. Madem yalansa diyorum, gönüldü, eğlenceydi diyorum, ben olmasaydım. Bak milyon tane kız var etrafta, hepsi günübirlik yaşıyor. Eğlendirmeyi benim utangaç tavırlarımdan daha iyi başarırlardı, orası muhakkak. Kızıyorum kendime bu cümlelerde bile. Ya diyorum öyle değildiyse... Sonra uyanış, madem nerede?

Leyla diyor " Ne yaşadın ki... Kimsenin eli eline değmedi bile. İstediğin gibisin işte." Bir şeyler kırıp dökülüyor ama ne haber deyip acı gülümsemeler sunuyorum ona.

Fazlaca anlatacak şey var ve yazı yeterince uzadı. Aksi gibi sınavım da var yarın henüz başlayamadığım. Keşke bir şeyleri kenara çekip "şu an gelmeyin, sonra seve seve" diyebilsek. Sonra seve seve olurum sınavı da, arayan telefonları seve seve açarım, seve seve yaparım kardeşimin ödevini. Ama yetişmelisin işte her şeye. Odanı toplayıp ders çalışmalısın. Alınan kitapları rafa dizmelisin. Senden teselli bekleyen arkadaşlarına koşmalısın. Yemek yapmalısın. Yemelisin. Ne diyorlar: "Hayat devam ediyor"

Peki öyleyse.


P.S: Ne zamandır aradığım bir şarkı vardı, şu yazıdan hatırlarsınız. Bugün ilginç bir şekilde karşıma çıktı. Yıllardır arayıp bulamadığım, beni Cengiz Onurallarla görüştüren şarkı... Son günlerde önüme çıkan nadir mutluluklardan biri. Bir de unutmadan, HBBA tekrar teşekkürler. Bilsen şu yazıyı yazmamdaki katkını...

Nedendir bilinmez, her "buradayım işte" yazışımda aklıma Günaydın İstanbul Kardeş'teki şu şiir geldi:

Yanıbaşımdaydın
Nasılda fark etmemişim
Hep görüyorum, hep biliyorum sanmıştım.
Oysa nasıl da körmüşüm
Hep başkaları yaratsın diye beklemiştim
Belki ondandır bu acemiliğim
Oysa inanmak lazımmış kendi gücüne
Bak, burdayım işte,
ben yarattım.
Bunu görmelisin,
o benim işte.
Tam burdayım,
bunu bilmelisin.
Çünkü sen sevgili yaşam,
sen benim küçük mucizemsin.

5 yorum:

novella / विश्व dedi ki...

içini açmak bu olsa gerek, çekincesiz, samimiyetle kendinle sohbet etmek bu olsa gerek, bir yazıyı kendinden bilip ağlayıp uzaklara dalmak bu olsa gerek...

Mega Süpersonik Sam dedi ki...

Çok güzel bi yazı yazmışsın, üstüne tek bir laf bile edemem. Neden yorum yazdın o zaman dersen, insan içini böyle dökünce sadece başka insanların okuduğunu, önemsediğini, anladığını bilmek istiyor. Sadece bunu bil diye yazdım, seni tanımıyorum, bilmiyorum ama, yazdıkların yakın geldi işte.

Blogger'da yazmanın en güzel yanı da bu sanırım.

a.nur... dedi ki...

Burada olduğunuz için teşekkürler.

Yazının sonuna kadar dayanabildiğiniz için bilhassa...

Azura dedi ki...

Okudum hem de tüm kelimeleri içime akıtarak. Okudum sanki her cümleyi kendim yazmış gibi hissederek. Okudukça kalakaldım oturduğum yerde. Beynim kafatasımın içinde sıkışıyor gibi, yüreğim akciğerlerimin arasına gömülmüş de can çekişiyor gibi. Gerçek mi tüm bu cümleler, gerçek olabilir mi benim gibi, senin gibi? Ya sen ve ben, asıl biz gerçek olabilir miyiz?

egemavisi dedi ki...

"hayat kısa
kuşlar uçuyor"