ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ben etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2010 Pazartesi

Evet Saçmaladım ama Napayım?



Olumlu cümle yapısına örnekler:

* Film indiriyorum. Durmadan bu işlemi gerçekleştiriyorum. İzlenesi film ararken kafayı yiyorum.

* Dershanede çalışmak güzel olmaya başladı. Hele ki öğrencilerin : "Teşekkür ederim, konuyu çok iyi anladım" demeleri yok mu...

* Eskiden dinlediğim Jesse McCartney'in Beautiful Soul albümü aklıma geldi bugün. Dinlerken eski günlere gittim. Yurt günlerinin vazgeçilmez insanıydı ya o...

* Havalar güzelleşmeyi bıraktı ya, buna en çok sevinenlerden biri de benim galiba. Pek şahane -ilk yerine- son bahar günleri yaşıyoruz. Güzel, güzel...

* Temrin Dergisi'nin bu sayısında bir öyküm yayımlandı. Sanırım sevinmeliyim.

* Çocukken kurduğum hayaller geliyor aklıma. Sonra çocuk gibi seviniyorum. Uçuk hayallerin uçurma etkisi altındayım. Ararsan beni, yukarı bak.

* Uçmak dedim de dilime şu şarkı sözü fena takılıyor: "Kanatlarım yoktu benim ama bir zamanlar melektim"

* Sınavlarım var. Uykum var.

* Mükemmel bir haber alacakmışım gibi bir his var içimde.


Olumsuz cümle yapısına örnekler:

* Aslında yarın sınavı olan ve ona çalışmak yerine buraya yazı yazan biri olduğumdan habersizsin. Çalışma engellisiyim ben.

* Olumsuz cümle yapısı dedim ama burada anlamı kast ettiğimden beni ayıplama. Böylesi yakışmıştı.

* Derginin giriş kısmındaki yazıda yerden yere vurulanlar listesindeyim. Mübalağa örneğidir bunlar, kanmayın.

* Dıştan ve içten bakış diye bir şey olmasaydı ve neysek o olsaydık demiyorum. İçini yalnız bilmek isteyenler bilsin.

* Hazırlıktayken (lise) bir radyo dj inden hoşlandığımı düşünüyordum. Bir ay bunu düşünmüş olabilirim. (İdiot modeli) Sanırım hala program yapıyor bu kişilik.

* Şekerpare, sevgi pıtırağı olma güzel kardeşim. Ben bilmiyorum sanki seni.

* Odam dağıldığında hep şu cümleyi kuruyorum, alışkanlık dedikleri: Odamın hali perişan, ben perişan, kimse yok işime karışan. Ara sıra balkona çıkmıyorum ve fesleğenler kurumuyor.

* Zıplamak isteyen ama düşmekten korkanlar sözüm size: Bırakın bana benzemeyi!


Soru yapısına örnekler:

* Niye böyle ayırıyorsun kardeşim biz cümle nedir bilmiyor muyuz sanki?

* Deliriyor muyum?

* Yanıt alamamak kötü mü?


Ünlem cümle yapısına örnek:

* Tamam, tamam sustum!

7 Mart 2010 Pazar

Bir Başka Yerden...



Yaşadığım zamana ait değilim. Bir başka yerde olmalıymışım, bir başka diyarda, bir başka dünyada... Biliyorum; dalıp dalıp gidişlerim hep bundan, bulunduğum evrende olup bitenlere bakışlarımı sabitlemem de öyle... Bu yüzden şaşıyorum bazı "rutin" şeylere. Olası olan her şey hep bundan garip geliyor bana..

Hayalde başka bir dünyam olduğundan sığamıyoum buralara. Gitmek isteyişlerimin ardında yatan da bu. Hep bir bekleyiş içinde oluşum, bir arayışta olduğumu hissedişim... Zannediyorum ki bir masal kahramanı bulup beni ait olduğum yere götürecek. "Artık, seni zamanın olmadığı yere götürmenin zamanı geldi" diyecek...

Hayalci olduğumu düşünmüyordum. Benim belli başlı bir hayalim bile yoktu. Sıkı sıkıya tutunduğum bir kapı kolu yoktu. Hayal bana çok uzaktı bir süredir. Hep öyle olduğunu düşünüyordum.

Ne zaman hoşuma giden bir film izlesem, bir kitap kapağı aralasam kendimi oradan çıkaramazdım ben. Kitap kapansa, film bitse bitmezdi bendeki düşünce. Odama, evime, şehrime sığamazdım o zamanlar. Ne vakit yağmur yağsa arardım insanlarımı. Şemsiye kullanmazdım belki bu yüzden. Şemsiyeli insanlar değildi benim diyarımdan olanlar. Önüme bakarak yürüyemezdim işte, hep birileri vardı sanki...Bir yağmurlu günde ortaya çıkıp "işte buradasın" diyeceklerdi... Bu yüzden yağmur sonraları hüzünlenirdim ya, arkama bakıp göremeyince kimseyi hayal kırıklıkları peşimden gelirlerdi ya... Oysa güneşsizdi gün, ne gerek vardı gölgelere?

Üç gün önce tanıştım bir masal kahramanımla yeniden. Adı Jane Eyre imiş... Elimden düşmüyor kitap, zihnimden düşmüyor düşüncesi... Bitiverecek, gidiverecekler diye öyle korkuyorum ki. Bir yandan da kitabı elime almadığım zamanlar özlüyorum. İşte, şu sehpanın hemen üstünde beni bekliyorlar gibi geliyor. Ait olduğum zamandan bir kesit sunuyorlar bana, ait olduğum bayırlardan evlerden sesleniyorlar ruhuma... Ben nasıl dururum oralara gitmeden, o havayı solumadan, nasıl?

Komik ama oturup ağlamak dahi istiyorum. Kitap bitmesin, o tattığım tatlı duygu elimden kayıp gitmesin istiyorum, üzülüyorum elimde olmadan... Kitaptan ayrıldığım zamanlarda bulunduğum dünyayı sevmiyorum. Çok yabancı geliyor, yaşanılası cazibesi kayboluyor, düşüyor gözümden birer birer... Arayışlarım boşa çıkıyor, beklemelerim boşuna, kendi benliğim boşuna...
Sonra da korkuyorum. Ya ait olduğum yere hiç gidemezsen diye çok korkuyorum.

22 Kasım 2009 Pazar

Yarım



Yarım kalmış bir yazı gibiyim. Yarımım sadece. Yarım.
Bir anlam yüklenmeye çalışılmış ama anlamlandırılmamış gibiyim.
Nereye gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı...
Belki hep böyle yarım kalacağım, onu da bilmiyorum.
Ama bir yanım hep eksik, bir yanım hep yok...
Gülüşlerim yarım, harflerim silik, okunamıyorum.
Şimdi, ne yazsam yarım kalır, ne yazsam anlamsız olur gibi geliyor.
İşte, anlatamıyorum!

Bekliyorum kalan yanım ile belki...
Ne beklediğimi bilmeden, bekliyorum.
Yarım bir bekleyişten öteye gidemiyor beklentilerim.

28 Ekim 2009 Çarşamba

Münzevi


"Küçücük bir dünyam var benim."

Eskiyen, ileri geri kullanılıp eskitilen bir cümledir.Belki bencillik ediyorum, belki -istemeden de olsa- alçaltıyorum çevremdekileri; ama bu cümleyi kuran birçok kişinin kendi dünyası olduğunu düşünmüyorum. Bugün orda, yarın şurda, eğlen, coş, düşünmeden, kafanı yormadan yaşa...Bu mu o küçük dünya? İçine herkesi sığdırabileceğin kadar esnek mi bu?

"Küçücük dünyam"...Ve sonuna eklediğin o "sıcacık" sözcüğü, o göreceli söz... Kapını her gelene açtıkça, kapıyı ardına kadar açık bıraktıkça, soğumadığını iddia ettiğin o dünya...Sıcacıktı, öyle değil mi? Sıcak...

Benim de var öyle bir dünyam. Ben içine sevdiklerimi koyduğum dünyama "küçücük" demem ama...O "küçücük" olan, kendi iç dünyamdan başkası değildir. Hani kalabalıklar içinden çekildiğim köşe, hani yorgan altı düşüncelerini sakladığım kuytu, hani izlerken etrafımı, olan biteni görmek istemediğimde, umursamadığımda, dinlemediğimde, dinleyip de konuşamadığımda gittiğim gizli geçit...Yollarına hep kestirmeden ulaşabildiğim ev. Kapısı olmayan, sıcaklığını da soğukluğunu da kendi içinde muhafaza eden; ayan beyan mevsim değişiklikleri dışında, etraftan etkilenmeyen kutu...

Havaların soğumasından mıdır, nedendir bilmem, saklanır oldum köşeciğime. Etrafım kalabalıklaşsa da; ben hala oradaymışım gibi bir görüntü verip, bedenimi ve birkaç sözcüğümü onlarla bırakıp, gider oldum gizli evime. Küçücük benliğimi küçücük dünyama sığdırıp, çekilir oldum inzivaya...

Birkaç gündür böyleyim, çok değil. Birkaç günün birçok saati böyle olunca, sanki çokmuş gibi geliyor ama değil...Belki yoruldum etrafımda olan bitenden, bu yaşama kargaşasından, konuşulan ama bir türlü sonuca ulaşmayan cümlelerden(siyaset ve türevleri), gülünen basitliklerden, hayret edilen ama bir fevkaladelikten yoksun olaylardan, üzen, sinirlendiren ondan, bundan, şundan...İçinde çoğu zaman benim de bulunduğum her şeyden...

Başka dünyalarda geçirdiğim vakitlerin çokluğundan olacak, özlemişim kendi dünyamı...Küçücük, fazlalıklardan yoksun, belki şirin, belki renkli, belki biraz gölgeli, çokça düşünceli...

Belki, biri çıkıp buna "yalnızlık!" diyecek, yine bir yafta bırakıp gidecek ardına bakmadan...Kolay nasılsa bu...Sanki ben bilmiyorum da o kelimeyi, eveleyip geveliyorum ağzımda sözcükleri...Sanki yalnızlığı bilmeyene yalnızlığı anlatıyorum...Laf!

Değil yalnızlık falan. Bu olsa olsa; insanın kendi içinde kalabalıklığıdır, kendi içinde yaşanabilirliğidir...İnsanın kabuğundan çıkıp yine kabuğuna dönmesidir...Bu olsa olsa öze dönüş, öze gömülüştür...

Bu, benden başkasına "neyse ne"dir...

10 Eylül 2009 Perşembe

Öyle Yalnız Hissediyorum ki...



Yazamıyorum bu aralar... Yazmak istiyor, yazamıyorum. Yazacak, anlatacak çok şey varmış gibi geliyor, sayfayı açınca yok oluyor, tükeniyor hevesim.Anlatmak istemiyorum belki de, ne bileyim, korkuyorumdur belki...Hani bir şeyi bilirsin de görmek istemezsin ya öyle bir şey...

Sinirliyim bu aralar, her şeye kızıyorum, en ufak şeye dahi...Ve bolca susuyorum, kendime bile susuyorum. Görmek istemediğim kadar duymak da istemiyorum.

Uyuyamıyorum. Güzel hayaller kuruyorum sırf uyuyayım diye...Kabuslarla uyanıyorum. Bilinç altımdan korkuyorum sabahları...Korktuğum her şey başıma geliyor rüyalarda...Kaçtığım her gerçek yakalıyor...

Konuşasım gelmiyor kimseyle...Birkaç haftadır sesini duymak istediğim arkadaşımı arayamıyorum, mutlu mesajlar atıyorum ona. Sıkmak istemiyorum kimseyi...Evdekilerin meraklı gözleriyle karşılaşınca sinirli susuşlar sunuyorum onlara da...Bazen bağırırken buluyorum kendimi...Kendime kızıyorum, kendime bağırıyorum halbuki...

Anlık mutluluklarla yetinemiyorum. Her ne oluyorsa olmuyor...

Hani "anlat" diyorlar ya bazen, işte ben anlatamıyorum. Kimseye anlatmak dahi istemiyorum, kendim bile bana ne olduğunu, neden şu aralar olduğunu bilmiyorum. Çünkü olmadı hiçbir şey, hep olan, hep olmayanlardan oldu her ne olduysa...
Sevdiğim onca insan var etrafımda...Sayıca çok az olsalar da yorulunca sırtımı sırtına dayayabileceğim insanlar var! Ama kimseyi göremiyorum...

Öyle yalnız hissediyorum ki...

Uzun zamandır kullanmadığım, gizliden gizliye kaçtığım bu kelimeyi öyle derinlerde hissediyorum ki...

Korkuyorum.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Bugün kimim?



"Beni bende demen bende degilim
Bir ben vardir bende benden içeri" demiş Üstat*

Belki çok farklı bir anlamda yazılmış bir şiirdir; lakin bence insan aşık olmadan da içinde farklı benler barındırır.Çoğu zaman bir günümüzün bir günümüze uymaması, bazen kendimizi tanıyamamamız bundan değil de nedendir? Şizofrenik konuşmalar, zıtlıklarla dolu anlar; görünüşte teklik, özde çokluklar...

Bir mim göndermiş Voodoo Girl. Demiş anlat sendeki senleri...İçime dönüp görebildiğim kadarını bulup çıkarttım...

"uyuz"
Bazen bir sinir sonrası geliverir. Susmayı sever. Karşıdaki yüzbin soru sorsun yanıt vermez. Suratına ismi gibi bir ifade kondurup öylece durur. İçinden hiçbir şey yapmak gelmez. İstediğin komikliği yap, gel bağır çağır gıkını çıkarmaz. İçinden geçen ya susmaya devam etmektir ya da birden çekip gitmek...Karşıdakilerini hiçe sayar, basar gider, sokak sokak dolaşır...Hiçbir şeyi umursamaz.

"iyi mod"
Uyuzlukların arkasını süpüren odur. Pişman olur. Herkesi kırdığını, mutsuz ettiğini ve bunları nasıl düzelteceğini düşünür. Olmadık, en karamsar durumlarda herkes karamsarsa o değildir. Herkes birinden şikayetçiyse o olmaz. Karşı taraf suçluysa da o gider özür diler...Kimsenin kendi yüzünden ufacık bir zarar görmesini istemez. "Ben 2837937. kez üzüleyim ama herkes mutlu olsun" der. Bunu sahiden der...Sürpriz yapmayı, sevdiklerini mutlu etmeyi sever. Olmadık zamanlarda olmadık güzel söz sarf edesi gelir...

"deli"
Nerde bir akıl almaz öneri varsa onun peşinder gider. Deli cesareti vardır. "Bunu bir daha yapamam, ya şimdi ya asla!" "Amaaan ne olursa olsun!" cümleleri ondan çıkar. Delidir, ne yapsa yeridir derler ya öyledir işte. Korkmak, rezil olmak, korktuğu anda eğlenmek ister. Deli deli espriler yapar...

"oturaklı"
Deli olanla başa çıkmaya kalkışır, onu frenleyebildiği kadar frenler. Arayı tutturmasını sağlar bir nevi...Genelde yeni tanıyan kişilerde "naif" izlenimini bırakan kişi budur. Tanımadığı insanları tanımaya çalışır, gözlemler...Havadan sudan konuşmayı sevmez. Samimi bir konuşma için zaman geçmesini bekler. Sonra yerini diğer benlere bırakır...

"hayalci"
Bendeki benlerden en baskın olanlardan biri budur.Hayal kurar, hayalde yaşar. Gerçek dünyadan sıkılmışsa, kendini hayal dünyasına atar...Düşünceli haller kendini hayal kuranlara bırakır. Bir şeyi önce hayallerde yaşar, bu yüzden gerçek dünyanın gerçekliğini kaldıramaz. Zorluk varsa hayal kurar, sonucunu düşünür, çaba sarfeder sırf hayallerin güzelliğinden. Hayalde büyüttüğünden her şeyi, her şey daha da üzücü olur belki... Ama vazgeçmez işte, tatlıdır hayaller...

"gerçek dünyanın mantıklı insanı"
Hayalcilikten nasibini alınca kısıtlamaya çalışır hayalleri...Zamana bıraktığı her şeyi toparlamaya çalışır. Geçmişinden ders almayı, başkalarını, gerçekleri düşünür. Katıdır. Ya o an bir şey söylemeli, ya yapmaldır.

"Duygusal"
Bir diğer baskın ben. Kime sorsan bu beni bilir ya neyse...O yüzden sona bıraktım. Mantıklı olanla kavga edip dursalar da galip gelen budur. O duyguları olmadan yaşamayı "mantıksız" bulur. Mantıklı da davransan ucunda duyguları yok sayıyorsan yaşamanın ne manası vardır ki? Duygusuz yaşanır mı ki? Böyle düşünür, iyi mi eder kötü mü eder bilinmez. Çoğu zaman karamsarlığı bundandır, içine kapanışları, geceleri oturup kendini dinlemeleri...Ama sever işte böyle olmayı. Onu o yapan şeylerdendir işte...Duygusuz yaşayamaz, iç güdüleriyle, duygularıyla atar birçok adımını...Araya mantıklı adımlar girse de yol duygu yoludur...Onu kırılgan gösteren ama mutlu eden budur.

İşte öyle...Daha çok fazla ben vardır da söylemeye layık olamamışlardır...Ben en çok bu benlerle haşır neşir oluyorum. Diğer tüm benler bunlardan bir parça almış ya da yok olmaya mahkum olanlar ya da ne bileyim kendime saklamak istediklerim...

Mim için teşekkür ederim sLn' e...
Mimi Evren'e, Benan'a, zeysel'e ve melankolikdeli'ye yolluyorum. Arzu ederlerse yazsınlar:)

Sevgi ile...


*Üstat: Yunus Emre

8 Ağustos 2009 Cumartesi

Narin konuların narin insanları

Narin konular var. Narin konuların narin insanları var bir de. Oturup böyle konular hakkında konuşmayı sevmem. Bana şunu dedi bana bunu dedi demeleri de...Yaşayış biçimleri, yaşam görüşleri vardır ve sonuçlarına katlanılmalıdır.

Sen hiçbir şey yapmıyorken, bir otobüs hanımefendisi laf dokundurabilir. "Çıkar o başındakini..." diyebilir. Bir kuru temizlemeci kadın "sen evde kalırsın, böyle giderse seni kimse almaz" diyebilir. Bir resim kursu öğretmeni "halk eğitim merkezi"ne kendi görüşlerini katıp " seni böyle sınıfıma almam" diyebilir. Bir öğretmeni yolda görünce sırf görüşleriniz uyuşmuyor diye yolunu değiştirebilirsin. Bir yeni tanıştığın kişi sana küçümseyici bakışlar atabilir, aralarda laf kondurabilir. Bir başkası " aaa sen bunu da mı biliyordun, siz bilir miydiniz?" diyebilir. Alışmaya çalışıyorum tüm bunlara, bir yere adım atarken "acaba incinecek miyim?" sorusunu kafamdan atmaya çalışıyorum. Bir siteden gelen yazarlık teklifine "fotografımı koyarsam insanlar yanlış anlar,sitenin geleceği...vs" deyip, geri çevirmeye kalkıyorum. Bu karşılaşılan durumların pek çoğunda o ortamı ağlayarak terk ediyorum. Kimin umrunda? Kim biliyor? Kim bilmek istiyor?

Sonra yapılanlar doğru olanlar oluyor, yapılanlar şaka oluyor. Bunlarla karşılaşan kişi de alıngan oluveriyor. Gülüp geçmeye, onları anlamaya çalışıyorum oysa...Kimseye zarar vermeden iletişim kurmak, bir kursa gitmek ne bileyim otobüsle bir yerlere ulaşmak istiyorum. Suç mudur?

Ben insana "insan" gözüyle bakmaya çalışıyorum. Oysa o "insanlar" sırf görüşüm dolayısıyle bana insanca davranmamayı seçiyorlar...

Tekrar söyleyeyim, bunları gün yüzüne çıkarmaktan bile hoşlanmıyorum, hepsini unutmaya çalışıyorum ama hep bir yeni vaka gelip oturuyor yanıbaşıma.

Dün bir kitap sitesinde takibe aldığım birisi pm atmış. "Neden onu takibe almışım, yazdığı yorumlardan incinmiş miyim? Zira dinsiz dinsiz şeyler yazıyormuş." Buradaki "dinsiz dinsiz" ikilemesi bana ait değil merak konusuysa...Şaşırdım bu pm i alınca. Ben bir kitap okuyucusuyum ve o da iyi bir okuyucuysa takibe alabilirim. Bana ne onun dininden, ırkından yahut saç renginden? Ayrıca birkaç cümleye bakıp kime "dinsiz" denilebilir ki? Bu mantıklı mıdır? Hem bana nedir? Saçmalık.

Bugün ff'te hatta biraz önce gelen bir lastfm feedinde de bir profil görüp, üzüldüm. O profili geçtim, o profilin oraya taşınmasına da üzüldüm. Eğlelenecek şeyler bulunamıyor mu artık? Bir başkasının saçmasapan profil resmine gülüp, genelleyip kendi halimize "oh hey maşallah böyleyim -coolum-" diyoruz sanki.

Dinini yaşayan biri de eğlenebilir. Dinini yaşamaya çalışan biri de müzik dinleyebilir. Farklı giyinebilir. Dinini yaşayan insanlar da belli konularda yanlışlık yapabilir.

Artık yapılan yanlışlara güler mi olduk?
Herkesin yaptığı şeyi bir kapalı insan yaptı ve biz bunu gördük diye havalı mı olduk?

Kimse mükemmel değil. Ve şu etiketlediğimiz toplumlar var ya, kendi etiketlerini layığıyla yerine getiremiyor olabilir. Bunlar " aaaaaaa ahaha şuna bak hem kel hem bir tel saçı var" benzeri cümlelerle alay konusu mu olmalılar?

Bilmiyorum, üzülüyorum böyle şeyleri görünce; kızgınlığım, kırgınlığım hep kendime dönüyor. Bunları yapan edenler kendi görkemli, güzel hayatlarına devam ediyorlar. Ben bir kırgınlık daha büyütüyorum içimde...

Kimse duymuyor sesimi, duymadıklarından da devam ediyorlar.
Söz söylesen narin oluyorsun, bağnaz ve dar görüşlü oluyorsun.
Yapıştıracak etiket kalmadı artık, hıı? Yakında kırılacak yanım da kalmayacak...
Ben yapıştırdıkça birileri parçalıyor nasılsa...

30 Temmuz 2009 Perşembe

Nefret etmişim be!

İki haftalık bir zaman zarfında oturup enine boyuna okuyamadım blogları. Döndüğüm anda melankolikdeli'nin yolladığı mimi fark ettim, bundan evvel biri mim yollanmış ise de haberdar değilim, öyleyse affola...

Gelelim mim konusuna. Melankolikdeli içimdeki nefreti kusmamı istemiş.(sağolsun) Nefret ettiğim şeylerden bahis eylesem olurmuş... Aslında nefret kelimesini gerçek anlamında pek kullanmam, hoşlanmadığım şeyler diye adlandırırım onları içimde; lakin bazen dilimde(hatta çokça) dolanır: "Nefret duygusu!" diyip rahatlarım.

Maddelemem gerekirse aklıma gelenleri, şöyle:

*Etiketlemelerden,( o a olduğundan x özelliği var. O solcu yani dinsiz, o sağcı bağnaz, kör vs...)

*Genellemelerden, genellenmekten, benzetilmekten, kıyaslanmaktan

*Siyasetten... Ordan burdan duyduğu yanlı bilgilerle kendini "alim", "ahalinin akıllısı" ilan eden tiplerden,

*Küfürden, küfrü ağzından düşürmeyenlerden, özellikle bunu bilinçlice yapan kızlardan

* Mızmız kişilerden, "ayyyy çok soğuk ama burasıığğğ, ayyyy saçım bozulduouıı" gibi cümleleri ağzından düşmeyen insancıklardan, yamuk yumuk konuşanlardan,

*"Bebeğim" kelimesinden, (sevdiğin söyleyince başka oluyormuş diyorlar ama kanmıyorum, bir tek Emre Aydın güzel söylemiş bunu:P)

*Her gördüğü kıza asılan tiplerden, (şansını dene bakalım!)

*Yolculukların keyfini çıkarmayı özlemle bekleyen bu insan kişisine yolculukları zehir eden sapık muavin kişilerinden, müzik dinlediğimi görmelerine rağmen bana bir şeyler anlatmaya çalışan hallerinden,

*Otobüste ilerlemeyen zihniyetten; tutunmaya yarayan o canım demirlere sırtını dayayan, çoğu zaman elimi ezen, çoğu zaman demire tutunmak için bekleyen en az 5 kişiyi görmezden gelip rahatına bakan, bilinçli yahut bilinçsiz bencil insanlardan,

*Film izlerken yüzbinlerce kez yapılan yorumlardan, dikkat dağıtılmasından,

*Sevgilisiyle "öldüresiye" mesajlaşan kişilerle aynı ortamda bulunmaktan, baş başa oturmaktan,
(boğmayın birbirinizi be, özleyin!)

*Ferhat Göçer'den, Öykü&Berk'ten(daha önce söylemiştim bunu)

*Empatinin e'sinden yoksun insanlardan,

*"Ben mutlu olamadım, o da mutlu olamasın" zihniyetinden,

*Dünyanın kendi çevresi etrafında döndüğünü zannedenlerden,

*Konuşurken tek bir kişiyle göz teması kurup, diğer dinleyenleri "hiç" e sayanlardan(bilinçlice yapanları söylüyorum)

*Bir açıklama yapman gerekirken, seni dinlemeyip orta yolu bulmaktan kaçınan, anlamayı denemeyenlerden,

*Böceklerle aynı evi paylaşmaktan,

*İlgilenince kendini dev aynasında gören insanlardan,

*Samimiyetsizlikten

*Sevdiğin işi yapamamaktan, sistem ve koşullardan

Nefret ediyorum.
Bir şeylerden nefret etmemden de nefret ettim şimdi.
Ben bir iyileşip geleyim:P

Bu güzel nefret mimini (ironiye gel!) kime yollasam, kime yollasam derken buldum!

La Loba yazsın.

ve ve

stummscream yazsın.

Benden nefret etmeden yazın bence:P

23 Haziran 2009 Salı

Çapraza karışık



*
Sigara kullanmayan biri olarak içinde "sigara" kelimesi geçen şarkıları daha fazla sevmem oldukça tuhaf geliyor bana evet. "Hatta bir sigara olsa da içsem" düşüncesi "çikolata yemek" kadar hoş geliyor kulağıma. "Seni düşünürken içtiğim sigarayı korkarım ben söndürmeye..." " Bir sigara yak oğlan bana ver" "Sigaramı yaksam boğulsak beraber" "Sigaramın dumanına sarsam saklasam seni"
"Sigaramda duman karanlığım biterken" "Ellerim tütün kokar gecelerde" "Gecenin bir yarısı son sigarama dökülür çayım"... gibi uzayıp giden bir listedir bu şarkılar. Sigara çok itici bir şey olsa da şarkılara girince bir başka oluyor gibime geliyor.

*
Birkaç haftadır Masumiyet Müzesi adlı kitap elimde ama sürünmüyor(sahiden) Kitapta en çok "Kemal" karakteri ile haşır neşir olduğumuzdan ve her şeyi onun ağzından dinlediğimden ve daha birçok sebepten onu bizden biri gibi görmeye başladım ve okuyup da bitireyim yerine her gün azar azar yeter dozda almayı uygun görüyorum. Kitap beni şaşırtıp bambaşka bir yola girdiği için sevgimi de kazanmak üzere. Bir de çok okuyunca iyice uyuma problemi çekiyorum, uyku uyanıklık arasında Kemalle birlikte müze için eşya topluyoruz.

*Bugün yağmur yağdı biraz, sevindim. Yazları şöyle haftada bir yağmur yağsa o mevsimi de bağrıma basabileceğimi sanıyorum.

*Friday i'm in love şarkısından bahsetmiştim, az evvel dinleyince Chuck'un sezon sonu bölümünde şarkıyı dinlediğimiz aklıma geldi ve yine Chuck krizim tuttu.

*Kardeşimi az evvel "Sen yoksun, kokun yok..." diye Zardanadam şarkısının büyük çoğunluğunu söyler bulduğum için şaşkınım ama sevindim de. Ben hep böyle son seste bir şeyler dinliyeyim de rap'ten daha güzel müziklerin olabildiği gerçeğini kabullensin.(çok kötüyüm evet)

*
Bugünün Cuma ya da Cumartesi olduğunu zannedip sevineceğim geliyor, aslında bugün aynı bir "Cuma" günü...Ama hiçbir günün fark etmediği bir tatil dönemindeyim.

*
Esra Erol'la "eğlence" programı da tatile girdiği için üzülüyorum. Memleketten insan manzaraları konu başlıklı bir yazı bile yazabilirdim. Ama sahiden komikti.

*
'Sahiden' sahiden güzel kelime değil mi?

*Yaprak dökümü, dökmek üzere yeni yaprak edineceği döneme girdi ama bence bahar ayları daha uygun olurdu bunun için. Vakit bol olunca çarşamba günlerini ailecek tv başında geçirişimizi seviyordum oysa...Bir de izlemek için "Hadi açın da yaprak dökelim" ifadesini kullanışımızı...

*
Yeni diziler çıkacak bakın demedi demeyin! Deniz-kum-güneş-mayo-komikleşmeye çalışan suratlar-salak kızlar-çapkın erkekler yedilisinden oluşacak bu diziler. Pembe dizilere ingilizcede "sabun köpüğü" anlamına gelen "soap opera" denir ya (öyle hatırlıyorum) işte bunlar da sabun köpüğünün köpüğü kadar gelip geçici olacaklar.

*
Prison break, Chuck ve Gossip girl'ü bitiren biri olarak kalan lost bölümlerini izleyip yeni bir dizi bulmalıyım. The tudors a başladım lakin ı-ıh, sarmıyor.

*Prison Break demişken neden The Final Break diye ayrı bir şey yapmışlar aklım almıyor.Onu da araya sıkıştırabilirdiniz değil mi? Bir de T-bag'imiz Heroes a geçiyormuş, Heroes'a devam mı etsem ne?

*Yazma isteği dedim ya böyle şeyleri yazabiliyorum halen.

*Ankara'yı özledim.

*Bir mim gelse de yazsak.

*
melankolikdeli'ye isteklerimi kırmadığı için teşekkür ederim. Canan ve antepian'ın bloglarına dönmeleri rica olunur. Alın bir de burdan yakın:P (blog denetleme hizmeti müdiresi)

*
Başlık bir espridir domates fırlatmamanız rica olunur.

21 Haziran 2009 Pazar

İstemek "umut" demek



Blogla ilgili açıklama yaparken genelde "ben neşeli biriyim de buraya duyguları yazınca buruklaşıyor görüntü" yahut "güzel günlerimi yazmayı sevmiyorum, onları yaşamayı ve orada bırakmayı daha çok seviyorum" demişimdir.

Duygular... Evet onları yazmayı seviyordum. Kendimi anlama çabası gibi bir şeydi bu. Bazen yazdıkça kendimce yeni tezler ortaya koyup "aa bak bunu ben hiç düşünmemiştim" diyordum. Sorguladıkça yazmak için bazı cevaplar ediniyordum, bu güzel bir şeydi. Ya da karmakarışık olan içsel şeyleri; yazarak düzene koyuyor, oradan tanımlamalar ve genellemelere varabiliyordum.

Yazmayı böyle böyle sevdim ben.
Hatta sevgimi en çok böyle ifade edebildim galiba...
Duygularımı en iyi böyle anlatabildim.

Neden anlattığımı bilmeden yaptım bunu.
"Neden?" zaten ne zor soru, insan başka bir sorudan başlamak istiyor...

Yazmak dedim ya yazamıyorum işte şu sıralar.
Uyuyamıyorum. Yazamıyorum.
Geceden gün ışıyıncaya kadar durmadan düşünüyorum. Uyuyamıyorum. Bir ara uyumuş olup, sonra da uyanamıyorum.

Oysa birkaç dakika içine gizlenmiş binlerce duygum varken yazamamak tuhaf geliyor. Öyle yoğun şeyler ki; yazınca geçmeyecek, yazınca anlatılamayacak şeyler gibi... Hani bir arkadaşına derdini anlatmadan içten içe korkarsın ya "ya beni anlamazsa?" diye, öyle. Kalemin, kağıdın, hiçkimsenin, hiçbir şeyin beni anlayamayacağını hissediyorum. Uyuyamıyorum düşüncelerimden ya da bitmek tükenmek bilmeyen hayallerimden...Belki umutsuzluğumdan, isteksizliğimden.

Umut istekmiş ya umut etmek için istemek yetermiş demek. Birçok şey isterken, belki çok güç şeyler isterken, bunların gerçekten "güç" ve "çok" olduğunu hissedip isteksizliğe doğru yürüyorum. Hissettiğim bu, hissedemediğim de bu.

Biliyorum geçicidir, böyle dönemler de oluyordur, olabiliyordur. Rutindir. Beraberinde ne çok şey götürüyor oysa...Söylemesi basit, anlatması zor. Söylediğimiz her şeyin anlaşıldığını düşünmemeliyiz sırf bu yüzden.

Güzel rüyalardan da istemiyorum biliyor musun? Umut da istemiyorum, ne olacaksa olsun. Bu kadar isteksizim ya da netim.

Elimle tutabileceğim, gözümle görebileceğim şeyleri isteyebilirdim belki.
Ama istemek umut demek dedim ya...

3 Haziran 2009 Çarşamba

Talep


>Okuma sitesinin film sitesi formatına çevrilmiş halini istiyorum. İzlediğim filmleri arşivleyebileceğim, haklarında birkaç satır yorum yapıp puan verebileceğim bir site istiyorum.
Okuma sitesinden kopya çekilsin istiyorum. Bir kardeş site geliştirilsin. Neler izlemişiz zamanında, neler demişiz haklarında yıllar sonra bakıp "heyy gidi..." ile başlayan cümleler kurmak istiyorum.

>Ağzımdan çıkan bazı cümleleri geri alıp kayıp kutusuna koymak, sonra o söylenmemesi gerekenlere arada bir bakıp ders almak istiyorum.

>Çocukken bisiklete binerken geçtiğim bir sokakta arkamdan su şişeleriyle koşturan çocukları bulup su savaşı yapmak istiyorum.

>İndirdiğim filmlere altyazı ayarlaması yapacak bir elemanım olsun istiyorum.

>Yeni bir blog keşfedip fantastik yazarlarıma kaydetmek istiyorum.

>Mucize gibi bir şeyler olsun istiyorum.404 olup yaşama yapışmak istiyorum.

>Elime mikrofon alıp karanlık bir sahnede şarkı söylemek istiyorum.

>Yeni bir hobim olsun, oturup bir köşede yapayım istiyorum.

>Komik video sürüsüne gülmeyen insanlarla tanışmak istiyorum.

>İzlemek istediğim Türk filmlerinin tekrar ekranlara konuk olmasını, ablamın "Yine mi bunu izliyorsun? 100 oldu mu?.." diye başlayan söz dizimine omuz silkmek istiyorum.

>Kulağa komik gelen, gün yüzünden çok uzakta kalmış deyim ve atasözlerini bir araya toplayıp eğlenerek kullanmak istiyorum.

>Elimden geldiğince kişiye özel ayraçlar hazırlayıp sevdiklerime dağıtmak istiyorum.

>İsteklerimin gerçekleşmesini istiyorum bir de.

29 Mayıs 2009 Cuma

İstasyon

Rind'in "yalan" adlı bir şarkısı var. Ne zaman dinlesem bir hoş oluyorum. İçim sıkılıyor bir yandan, bir yandan bir rahatlama hissi oluşuyor. Sanırım "yalan" böyle bir şey olduğundan...Hem, bazı duygulara, bazı cevapsız sorulara "yalan" demek ve geçmek kolay olsa gerek...Her ne kadar bilsen de doğruluğunu, "yalan" deyip kendi duygularını yüceltmek güzel galiba...Ne bileyim, mesela Nev "Hani birisi daha çok sever ya bizimkisi o misal..." derken duyulan his gibi...

"Ben çok sevdim" deyip bir köşeye kurulmak, bencilliğinin keyfini sürmek bu olsa gerek.

-Yapmıyor muyum bazen?
-Yapıyorum.

Oysa bir başkasının duygularını bilemezsin ki...Sadece kendince senaryolar yazıp durursun. Bilemezsin, bunu da kabul etmek istemezsin. Sen kafayı yiyorsundur çünkü.Çünkü karşıdakinin bundan haberi yoktur. Bunu düşünür iyice kafayı yersin ya da iyice bir "yalan" kelimesi içine gizlersin.

Saçma tabii düşününce, düşününce dedim ya hep düşünmekten işte...
Çok düşününce oluyor böyle şeyler.
Belki karşı tarafta yalan yok, sadece daha az "düşünüyor"
Az düşünmek ile sevgi arasında bir bağlantı var mı bilmiyorum, böyle durumlarda "umarım yoktur" diyorum.

Zamanında çok fazla düşündüğüm şeylerdi. Şimdi bunları analiz etmeyi bile kendime yasaklamaya çalışan bir konumdayım. Ama sadece "paylaşmak istedim". Paylaşmak güzel mi sahi?

* * *
İstasyonları seviyorum bugünlerde. Filmlerde istasyon sahneleri gözlüyorum. Bir tren garı mesela...
Hani hayatının dönüm noktası olur ya...
Hani hayalinde yaşattığın bir an...
Benim olursa işte öyle bir günüm,
Mümkünse bir tren garında olsun.
Mutlu olurum.
Mümkünse, dönüm noktası bir gidiş noktası olmasın.
Bir geliş noktası olsun.
Mutlanırım.
O ne demekse.

7 Mayıs 2009 Perşembe

Ben ile Ben Arasında



Yokuşa sürdün ya bu bisikleti, alacağın olsun.
Yokuştan yuvarlandık ya vereceğin olsun.

Aldım verdim yapalım hadi.
Benim ayağım altta kalsın, sen seç istediğini...

Bir yazı tura atalım, madalyonun istediğin yüzü düşsün yere.
Oyuna sen başla, sen kazan...

Küçük kırmızı kutuda sakladığın o şey var ya hani
o bir kırmızının içine düşsün.
Yansın bitsin kül olsun.
Kül kedisi bulsun.

Balkabağının bal arısı ol bu kez.

Şekerleme olsun.

Fazla şekerleme ama...

İstediğim istediğin olsun.

Çocuk tadında, masal kıvamında bir dilek olsun.

Fazla pişirme ama...

Ya da boşver,

Benimki laf olsun torba dolsun.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Kim ki bu? (m.i.m)

LiberterKedi'den de mim gelmişti bir vakit(teşekkürler efendim) Oturup yazmak istemedim bir müddet, konu zor geldi, bilmediğim yerden sormuş:P

Konumuz "Ben kimim?"
"Neler öğrendim?" miminden daha geniş bir konu.
Nerden alıp nereye sürüklesem bilemiyorum...
Zaten insan kendinin %100 ünü bilemezmiş.Ben bildiğim kadarıyla, özet geçerek, aklıma gelen bariz özelliklerimi anlatayım. Sen kafanda istediğin gibi şekillndir...

*Hassasım, duygusalım.
Önem verdiğim şeyler var, kimileri bunların "küçük şeyler" olduğunu söyler ve bir "alıngan" kelimesi içine ittiriverir beni ama öyle değildir durum. Ben o "küçük" şeyi iç dünyamda "büyük" bir yere koymuşumdur. Kırılıveririm böyle durumlarda, ama çoğu zaman kırgınlığım tamir edilebilir düzeyde olur. Bir de çok önem verdiğim kişilere karşı hassas olabilirim, gerçekten küçük şeylere takılabilirim...Duygular dedik; bir çok şeyi duygularımla sorgularım. Bu mantıksız olduğumu göstermez; lakin duygusal bir çıkmazdaysam mantığıma kılıf uydurabilirim.

*Dinlerim, dinlemeyi severim.
Dinlemek benim için çok önemlidir. Karşımdaki iyi bir dinleyici değilse her an gözümden düşebilir. Biri bir şey anlatırken mevz-u bahis ne olursa olsun tüm dikkatimi verip dinlemeye onu anlamaya çalışırım. Ve karşısında susmam, bir anlatılan varsa karşıdaki birkaç cümle de olsa bir şey söylenmesini ister diye düşünürüm.

*İnsanları olduğu gibi sevmeye çalışırım.
Kimsenin doğrusuna dil uzatmam. Benim için önemli olan kişinin özüdür. Yaşantısı, önem verdikleri, ailesi, giyimi, zevkleri... değildir. Ve bir müddet de olsa her insanın içinde olan "iyi" yi görmeye çalışırım. Ama olmuyorsa olmaz işte...

*Uydum akıllı biriyim. Deliyim az.
Sevdiğim biri bana "haydi gidelim" dediğinde yer ve zaman kavramları önemli olmaz. Çıkar giderim. Saçmasapan şeyler yapmış olabilirim(tabii ki bir boyutu var),çocukça şeyler yapmış olabilirim, rezil olmuş olabilirim ama bunlar yaptığım şeyden zevk almış olduğumu değiştirmez, pişman olmaz "bir daha ne zaman yapacağım ki" derim ve mutlu olmaya devam ederim:)

*Dışardan bakıldığında sessiz bir görüntü içersinde olabilirim.
Yeni tanıştığım insanlarla hemen kaynaşabilen biri değilim. Hemen "ben" olamam, adapte olmam gerekir. Hiç konuşmam da değil ama kurduğum cümlelerin içinde olmayı çok beceremem. Dışardan "soğuk" gözüktüğümü söyleyenler oldu, doğrudur deyip başım üzerine koydum. Neyse zaman geçerse biraz çok sesli bir insan olabilirim:P He şunu da belirtelim, yeni tanıştım diye de her konuda sessiz kalamam, konuşmam gerekiyorsa lafımı da sakınmam, sadece gerekli kısımlarda konuşuyorum galiba. Her şeye hemen maydanoz olabilen bir yapım yok.

*Her şeye espri yapabilirim. Bana kusma efektleri yollayabilirsiniz.
"Yeter, nolur sus" diye yakınmalara varacak düzeyde zincirleme espri yapabilme kapasitesine sahibim. Ama her zaman olmaz, geldi mi de durdurulmam mümkün olabilemez:)

*Affedebilirim. Ama soğuyadabilirim.
Bahsi geçen kişi sevdiğim biriyse, kırılırsam, kırdıysam, her ne ise araya vakit girmesini istemem. Suçluysam da suçsuzsam da ilk adımı atabilirim. Ama gerçekten kırılmışsam, yahut onun yaptığı kırgınlık çok abes ise soğuyabilirim, ki bu çok fenadır. Geri getirilmesi zordur, imkansıza varacak düzeydedir. Hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

*Rahatım, tembelim.
Çoğu kişinin kafasına taktığı şeyleri takmam, zamanı gelince yapılacağını düşünürüm. Kafaya takılacak şeyler vardır, ki bunlar imkansızı zorlayan şeylerdir, onları takarsın tamam. Ama gerisi de gereksizdir.

*Utangacım, çekingenim bazen.
Kendimi birçok şeyde arka plana alırım, şartlar beni zorlasın, sorun olmaz. Ama bir isteğim olacaksa başkasından, onun en küçük rahatsızlığını dahi düşünürüm. Bir şey isteyeceksem, bin türlü açıklama yaparım kendimin yapamayacağına dair,yahut bende olmadığına dair. Çoğu zaman isteyemem işte. Utanırım falan:) He istenecek bir şey varsa bir ortamda kimse de istemiyorsa, gider isterim, yaparım. O da gariptir.

* Gözlemlerim, çabuk tanırım.
Bu benim elimden gelen bir şey değil. Birçok kavramı unuttuğum halde, yapılan davranışı, söylenen sözü unutmam. Zaman geçince bir kez gördüğüm bir insan hakkında pek çok özelliği sıralayabilirim. Çabuk tanı koyarım ve genelde yanılmam çoğu zaman yanılmak istesem de...Arkadaşlarım "ben nasıl biriyim?" sorularına üzerimde yanıt aramışlardır çoğu zaman...

*Çabuk sinirlenebilirim, sinirlendiğimde kırıp dökebilrim. Sonra pişman olabilirim. Ama iş işten geçmiş olabilir.
Elimden gelen bir şey değil. Sinirliysem yanımdaki kişi bundan nasibini alır çoğu zaman, çünkü ben sinirlenince susarım, o beni uğraştırırsa anlat anlat diye, ona patlarım. Sonra patlama sonrasının yaralarıyla uğraşırım. Pişman olurum. O kişi önemli değilse öyle de bırakabilrim, bazen gamsızım 8-)

*İlgi alanlarını severim. Her şeyi yapmaya çalışırım.
Çok sevdiğim şeyler de vardır ama hayatta zevk alınacak o kadar çok şey var ki her kalıba uygun olmayı severim, birçok şey ilgimi çekebilir ve öğrenmeye istekliyimdir öyle konularda...Sayısalı seçip "Ama edebiyatla hala ilgilenebilirim ki" diyen ve pişman olan biriyim. Şimdi matematikten kaçıp edebiyatla uğraşmak istiyorum, komik.

*Samimiyet önemlidir.

*Tamam eğlenmeyi severim falan ama içimde dipsiz bir kuyu da vardır, hiçbir şey göründüğü gibi olmayadabilir. Çok karamsar olabilirim. Böyle durumlardan beni çıkarabilecek pek az kişi vardır.

*İnançlarım vardır. Bunlarla ön planda olmayı sevmem, fikirlerimi kendime saklarım, fikirlerini orda burda başkalarına kabul ettirmeyi amaç edinen insanlardan hoşlanmam. Fikirlerim açısından dışta bırakılmak, etiketlenmek, kategorize edilmek nefret ettiğim şeylerdir ve kırılma noktamdır. Çok yapılır belli şeylerden dolayı, çok da kırılırım ama ağzımı açıp tek kelime edemem, etsem de fena olur işte...

İnsan özünden çok sapmaz ama bir şeyler yapılabilir işte, istersem değişmeye çalışırım. "Ben böyleyim" deyip oturmam. Hem bazı şeyler bazen çok değişir, bazen kişiye özel değişiklik yapılır, ne bileyim:) Ben böyleyim ama böyle olmayadabilirim. Nasıl anlatayım ki kendimi? Tanımak lazım, vakit geçirmek lazım. Hem ben böyle dedim diye bunları tam olarak yapıyorum demek de değildir... Aralarındaki bazı şeyleri yapmaya çabalarım ama ne kadar yapabildiğim tartışılır. Ama mim olunca, hele de buradaki bir çok kişinin beni tanımadığı düşünülünce "beni böyle bilin..." gibi birkaç cümle sarfedebileceğimi düşündüm.

Unutmadan, hep ruhsal açıdan baktım olaya ama gerisini ben önemsemiyorum, önemsenmesini de istemiyorum. Gerisi bana kalsın; kilomu, boyumu, saç, göz rengimi merak edenlere de selam olsun:)

23 Mart 2009 Pazartesi

Devran, düzen

Siyasetten anlamıyorum!
Kimileri bunu cahillik olarak algılıyor, anlasınlar, öyledir elbet.
Denedim ama... Kalın kalın kitaplar aldım her daldan, okumaya çalıştım, okuyamadım. Bilmem gerektiğini düşündüğüm yahut insanların düşündüğü bir sürü konuyu bilmiyorum, bilgisizim, cahilim, evet.

Daha dün parti arabaları plastik top attı diye annesine "ona oy ver anne, ona..." diyen çocuktan farkım yok. Basit, çocuk mantığıyla düşünüyorum hala: "İyi isen gel, kötü isen git." Sen a imişsin b imişsin yok c imişsin benim için bir anlam ifade etmiyor. Sen x demişsin yok diğeri sana y demiş, haydi x diyeni alkışlayalım diğerini taşlayalım diyemem ben. Bir kalıp içine girip onun binlerce yanlışının yanında sırf benim "taraf"ımda diye bir dediğiyle göklere çıkaracak biri değilim. Bu yüzden es geçiyorum gazetelerin siyaset sayfalarını, tv izleyemiyorum, siyaset konuşan insanların yanında barınamıyorum.

Seçimler yaklaşıyor yine boy boy resimler gözlerimize sokuluyor, güzelim yollar bozulup tekrar yapılıyor, birçokları yoldan yoksunken... "Bu işler böyle işliyor işte..." diyenlerden olmak da istemiyorum ama malesef öyle...

"Bir" olmak varken "çok" olup kavga etmek oldu siyaset. "Sen a sın anlamazsın, yok bu kitap b nin okumayalım, bu şarkıyı c söylüyor geçiniz" oldu. Ortak noktalar aranmaz oldu... Simge oldu birçok şey...Birçok şey yitip gider oldu siyasetin altında...

Belediye seçimleri biraz daha esnek olabiliyor tabii, belki güzel yandır bu... Hele ki küçük yerlerde insanlar partisine bakmadan "insan" seçiyorlar; hizmete, ortaya konulacak yüreğe bakmaya çalışıyorlar... Keşke büyükler için de aynı şey geçerli olabilseydi, belki o zaman daha güzel olurdu her şey... Partiler insanları bölen itici şeyler olmaktan çıkardı...

Bunu biraz "erkek" "kız" muhabbetine benzetiyorum ben. "Erkekler böyledir, kızlar şöyledir" de diyemiyorum, diyenlerden hoşlanmıyorum. Genellenmiş, kalıplanmış her şey. Bu işler de mi böyle yürüyor? Herkes aynı olmak, aynı doğru altında olmak zorunda mı? Aynı doğrulara nasıl sahip olabilir onca insan?

Haydi diyelim ki bu işler böyle... Bir de ordan burdan öğrendiğiyle ahkam kesmeye çalışan insanlar var. "Aaa bunu bilmiyor musun?" gibi can sıkıcı sorular yöneltip, bir şey bildiğini zannedip ortada dört dönenler... Sen bildin, aferin de ne oldu bacım, abim? Kim duydu senin sesini? Benden farklısın, bir artın var, siyasetten anladığını zannediyorsun da ne oldu? Bir kitlenin altında kalıp "yardım edinnnn!" diye bağırdığına yoruyorum zırvalarını... Hoşlanmıyorum senden, senin gibilerinden...

Siyasetten anlayan insanlar da var, kendince güzel düşünceleri olan, bir parti içersinde olan ama her şeyi yanlışı ve doğrusuyla görenler de var... Onlar güzel insanlar, onlara bir şey demiyorum, kimse alınmasın... Zaten kimseye siyaset konusunda ahkam kesecek düzeyde değilim, dışardan bakıp komik ve acı yanları görüp "aa bu bir trajikomik bir film" diye çığıran kişiyim ben. İzleyiciyim evet, sanırım aradığım kelime bu imiş.

Durumum, düşüncem bu... Ne zaman değişir, ne olur ne biter bilmiyorum. Bu devran böyledir, böyle giderse ben de değişmem. Yok, değişirse bir şeyler, kalıplar yıkılır, etiketler kaldırılırsa gün gelir benim de söyleyecek iki çift lafım olur belki, kimbilir?

28 Ocak 2009 Çarşamba

karamsar değil, düşünsel

Öylece durup hayatıma bakıyorum bazen, dışardan biri olup izliyorum kendimi...
Geçmiş ile gelecek arasında sıkışmış, bugüne yeterince bakamamış halime bakıyorum.
Dünyanın merkezi zannettiğim; ben mutluysam her şeyin o an olumlu gözüktüğü, mutsuzsam hiçbir şeyin gözükmediği yaşamıma bakıyorum...
Kimdim, neydim ben?
Biri dememiş miydi iki ayağının kapladığı yerden fazlası değilsin diye?
Neden o küçük alanın merkezine daha önemli şeyleri koyamıyorum?
Neden aslında yaşadığım her şeyin aslında bir hiçten ibaret olduğunu kavrayamıyorum?
Neden şansımı zorlayıp inanmak istediğim şeylere inanıyorum?
Yalan dolan olan birçok şeye...
Kendimi kandırmayı seviyorum işte...
Koskocaman dünyadaki küçük alanımda küçük şeyleri düşünüp onları dünya yapıyorum.
Ne kadar saçma geliyor kulağa?
Ama keşke o kadar basit olsaydı bazı şeyler...
Keşke bazı şeyler göründüğü gibi olsaydı...

4 Ocak 2009 Pazar

yalnızız!




"Çırpınmak ve çabalamak batmaktır; haykırmak boğulmaktır; sakin ol..."

demişti Samim birine...

Samim...

Kitaptaki karaktare aşık olmak diye bir şey varsa, ben oluyorum galiba...

Çok garip bir dünyadayız.

Hayal ürünü insanlara aşık olma dürtüsü de bunlardan biri galiba.

Ama dünyanın garipliğinden olacak, hiçbir şey kitaplardaki ya da filmlerdeki gibi olmuyor.

Hayal dünyamız gerçeğe düşmüyor.

Çok uç şeyler olmasa da düşlediklerimiz...

Mesela yok işte Samim, kitabın içinden çıkıp gelemiyor.

Kimse kimseyi onun anladığı gibi anlamıyor.

Kimse kimseyi onun çözdüğü gibi çözemiyor.

Kimse kimseyi onun sevdiği gibi sevmiyor.


"yalnızız" demek istedim bugün.

kitap bitince iyice bir yalnız hissettim kendimi...


Bireyin içindeki bölünmelerin kendi aralarındaki yalnızlığı bu.

Senin benim tekilliğim değil.

Mantıklı yanımla duygusal yanım yalnız içimde.

İçimdeki benler yalnız.

Kimsenin kimseyi anlayamadığı şu dünyada bendeki benler de anlayamıyor birbirlerini ve yalnızlar...


Samim'in dünyasında derinliği keşfettim.

ve kitabı değerlilerimin içine koydum.

bir bakış açısı daha eklendi yaşamıma...

öyle işte...


Çok fazla söz söyleyecek durumda hissetmiyorum aslında kendimi, bir yanım yazmak, yazmak isterken bir yanım yazarken dağılmaktan korkuyor...

zor toparlıyorum kendimi bugünlerde.

aslında çok neşeli olduğumu zannedip en küçük şeyde yıkılıverecekmişim gibi hissediyorum.

beni yoran şeylerden vazgeçmek istiyorum.

bir şeylerden nefret etmek istiyorum.

bir şeyleri yıkmak, yok etmek.

yıpranmış ve yorgun hissediyorum kendimi...

his dünyam ne karmaşık ne düzenli...

bir gün bir karar verip diğer gün vazgeçmek de değil.

sonradan yaşanacak pişmanlık da...

olmayacak bir şeyi beklemek de değil...

ondan değil işte.

bir şeyleri abartmak, katlanılır halden çıkarmak benimkisi...

bir yerde okumuştum bir ne idüğü belirsiz testte çıkmıştı...

onun beni çözeceği kadar basitim galiba, evet...

demiş ki:"siz hayalinizi seviyorsunuz, gerçeği değil"

ben hayalimdeki o büyüttüğümü seviyorum, gerçeği de bilmiyorum zaten...

belki bilsem her şey daha farklı olurdu.

gerçeği gerçek gözüyle görsem ne bileyim belki yolumu falan çizerdim.


yine Samim unutmaya çalışmakla unutulmaz demişti, oluruna bırak demişti...

ne yapsam bilemedim.

ne yapmasam bilemedim.

hiç bir şey hissetmemekle pek çok şey hissetmek gibi.

kendimi bile anlamıyorum işte.

kimsenin beni anlamasını da beklemiyorum.

sadece belirsizlik ve sorular beni çok yordu.

belirsizliğin içindeki eksiler var ya ya da soruların içindekiler...

onlar daha çok yordu.

çocuk değilim ben.

çocuk gibi olsam da değilim.

hayallerle yaşam gitmez,oyunlarla, aldatmacalarla yaşanmaz...

bunu bilirim işte.

çocuk yanım aldanır, hayal kurar, kendi hayal dünyasında yaşar...

ama büyüyen yan bunun yanlışlğını kavrar, acı çeker, belki ağlar...


öyle...

öyle işte...

başlamalı bir yerden...
başlamalı...

25 Aralık 2008 Perşembe

Kendini Gerçekleştirme

Maslow'un Gereksinimler Hiyerarşisini bilmeyen yoktur herhalde(hani şu piramit)Onun en tepesinde KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRME diye bir sözcük öbeği bulunur.Neymiş nasılmış bu kendini gerçekleştirme?Kendimizi bir ele alalım dedik,ortaya böyle sonuçlar çıktı:

*Gerçekçi, yaratıcı, empatik ve doğaldırlar, ulaşılabilir hedef koyarlar
Gerçekçi değilim galiba ben, gerçeklerin varlığını kabul edip onlara gözünü kapayan insan modeliyim.
Yaratcılık konusuna gelince belki buradan kendime puan verebilirim:)Olmayacak şeylerden olmayacak şeyler yapmaya çalışan, gördüğü şeye bir şey katmaya uğraşan biri oldum,oldum olası:)Ama bunu derslere taşıyamayan, slayt yapma özürlüsü olduğum da aşikar:)
Empati benim en çok önem verdiğim şeylerden biridir.Başkalarını anlamaya çalışmak bazen bir çok sorunun üstesinden gelmeni sağlıyor.Her zaman empati kurmada başarılı olamasam da bunun için çaba sarfederim.
Doğal olma mevzusu ise ben doğallıktan yanayım.Samimiyet dedikleriyle olağanca bağlantılı olan bu konu insan için başta gelmeli zaten.Olduğun gibi görünmek...
Ulaşılabilir hedef koymam ben:) Bu dershane öğretmenlerinin öğütlerinden kalan bir alışkanlık olabilir belki...Zamanında tıp hedeflemiştik mesela.Bu işin fayda ve zarar boyutu vardır elbet.Bilmem ulaşılabilirliği nasıl kestirebilirim.

*Bağımsızdırlar ve özel yaşama önem verirler
Bağımlı olduğum şeyler vardır,Bağımsız değilim tam olarak.Ama böyle olmayı isteyen benim
Onlar dışında elbette bağımsızlık vazgeçilmez bir şeydir.
Özel yaşam özeldir.

*Kültürün ve toplumun beklentileri doğrultusunda hareket etmezler.
Bu maddeler içerisinde kafamı en çok karıştıran maddelerden biri.Her ne kadar istemesem de yapıyorum ben bunu, bazı konular oluyor ki tamamen beklentilere yönelik davranıyorum.Kültürü ve toplumu hiç önemsememek değildir herhalde burada söylenilmek istenen, kültür güzel bir şeydir birçok yönden...Bilmem, farkında değilim bu konuda hangi boyutta olduğumun...

*Doruk yaşantıları vardır.(kişinin kendisini çok mutlu hissettiği/yaşantısının anlarını kavradığı çoşku dolu anlardır.Derin estetik yaşantılar,yaratıcılık anları,sevginin en yoğun hissedildiği anlar/doruk yaşantılara örnek olarak verilerbilir)
Doruk yaşantılarım vardır, bazen çok küçük şeyler beni aşırı mutlu hissettirebiliyor.O an zıplama istekleri falan doğuyor içimde, "içim içime sığmıyor"
Öğretmenimiz bu maddeleri doruk yaşantılarda düğümlemişti, kendini gerçekleştirme ile doruk yaşantı arasında doğru bir orantı varmış...

*Az sayıda insanla çok derin ve anlamlı ilişkilere sahiptirler.
Bu maddeyi çok severim.Olması gerekn budur bence de!Çok fazla insanla yakın arkadaşlık boyutunda olduklarını iddia edenlerin arkadaşlılarından şüphe ederim.
Benim çok fazla değildir kendimi yakın hissettiğim çevre...
Ama fazlaca dağılmış olduklarından yakınırım.Kişi sevdiğiyle olmalıdır.
Hayatın yoğunluğundan sıyrılıp ilgilenmeli bu azınlığın sevgili üyeleriyle:)

*Değerleri ve tutumları demokratiktir.
Öyle olmaya çalışırım.

*Kendilerini olduğu gibi kabul edip severler.
Iııı, burada bir problem var ciddi anlamda.
Kendimi sevmediğim anlar> sevdiğim anlar.
Kendimi suçlarım birçok konuda.Bu da çok fazla acı çekmeyi beraberinde getirir.
Bunu aşmaya çalışıyorum fakat aşılması kolay bir şey değil ne yazık ki...

*Mizah anlayışları felsefi ve dostçadır.
Yok yok değil:)Dostçadır belki ama felsefik olmadığı kesin.
Benimki biraz saçmacadır:p

*Gereksiz kaygılar yaşamazlar.
Yaşarım, bazı konularda ciddi anlamda abartırım.
Bunu çok fazla düşünmeye ve hayal dünyamın şaşırtıcılığına bağlıyor ve işin içinden sıyrılıyorum(tereyağı-kıl ilişkisi)
*Başkalarını olduğu gibi kabul edip severler.
Severim.
Ararım sevecek bir yön.
İlk başta kabullenmesi zor olur ama çalışırım.
Genelde severim gerçekten sinirimi bozan bir yönü yoksa...

*Probleme değil çözüme odaklıdırlar.
Önce bir problemi kabullenememe sürecinden geçer sonra "ne yapılabilir ki?" derim.İlk başta "aha çözüm bulmam lazım" diyemedim hiç. "Sen nerden çıktın problem kardeş" dedim çokça, tabi farklı bir üslupla:)

*Amaçlarla araçları ayırt ederler.
Etmeye çalışırım ama ruh haline göre karıştırılabilir bir mevzu bu...

işte öyle...
Kendimi gerçekleştirdiğimi düşünmüyorum yanıtlardan yola çıkarak...
Ama çalışıyorum bir şeyleri değiştirmek için:)
belki bu da önemlidir:))

ve son olarak,
konuyu sLn , yıldız yolu, antepian ve sRkn'a pasladım gitti:)
bakalım onlar neresinde bu maddelerin?
isterlerse seve seve okuruz:)

3 Aralık 2008 Çarşamba

mvbvd

geçen yıl bir kız vardı, devamlı müzik haberlerini takip eden,kulağında tınısız gece geçirmeyen...
okul döneminden itibaren bir şey oldu ona...
müzik ile arasına bir şeyler girdi...
kara mı ak mı bilmem...
köpek mi kedi mi onu da...

bugün aylardan sonra ilk defa anatolianrocka bakındım mor v ötesi albüm çıkarmış.bir indirme çabası içersine girdim,sonra sıkıldım,amaaaaaaaaan dedim geçtim.
sonra msn i açtım,3-4 kişi bişeyler dinliyordu,"sen günlerdir bir şey dinlemedin" dedim.
şaşırdım.
aslında bunu bilinçli yapıyordum başta ama artık bir rutin halini almaya başlamış galiba...
çok fazla şey dinlemiyorum.
hep dinleyegeldiğim şeyleri dinliyorum bir istek varsa içimde...
mp3 içeriğine dokunmuyorum...
media player a kaydedilmiş listeleri değiştirmiyorum...
hep aynı ruh halindeyken aynı şarkılara tıklıyor elim...
dilimde 3-4 şarkı dönüşümlü dolanıyor...
yeni şeyler dinlemek istemiyorum.
myspace maillerine bakmıyorum.
sevilen grup maillerini okumadan siliyorum.

galiba,
bir şarkıyı dinlerken bir özellik keşfediyorsun kendinde,çevrende...
ya da ne bileyim bir şey düşünüyorsun diyelim...
ya da bir olay gerçekleşiyor o anda...
o,belki de hiç önemsemediğin,dinlemekten haz etmediğin şarkı bir anlam yükleniveriyor...
her dinleyişinde o anı yaşatıveriyor sana...
her yeni şarkı yeni bir yaşanmışlığın notunu yapıştırıyor beynine...
ve sanki tüm o anlar hüzünlü şarkılarda yaşanmış gibi...
insanlar neden daha az neşeli şarkılar yapıyorlar?
her tekrar dinleyişte ister istemez bir tuhaflık kaplıyor etrafımı...
bazen taşıyamıyorum bunu.

bazense aynı şarkıları dinlemek, o hatıraları canlandırmaksızın bıkkınlık getiriyor.
"yine mi sen?" deyip değiştiriyorum şarkıyı,sonra yine bir "yine mi sen?.."
onlardan sıkılıyorum,yeni dosyalara tıklamıyorum...
anlamıyorum.
çok sık kullandığımı farkettiğim ama başkalarıyla anlatamayacığımı bilip kullandığım kelimeler gibi...
onlardan sıkıldığım gibi...
yenilerle de ifade edemediğim gibi...
yeni kelimeler eklemek istemediğim gibi...

bilmiyorum.
anlam veremiyorum kendime.
anlamsızdır belki...

ps:müzik ve ben ve değişim(mvbvd)

1 Aralık 2008 Pazartesi

karavan

ne başındayım bunun ne sonunda ,
ne içindeyim ne dışında ,
bir insancığım ortalıkta .

ne evet derim size ne hayır ,
ne koşarım ardından ne bırakırım durağan
sözler var yalpalayan.

ne gelirim aniden ne bir gidişim vardır,belirtmeden
ne gel derim ne git .
bir hezeyandır bu iç titreten...

ne umut vardır ne umutsuzluk
çıkmaz sokak değil bu ; "bir sonsuzluk"
ne "ne?" derim ne "ne zaman?"
sustuğum yerden başa döner bu karavan.