10 Ocak 2010 Pazar

Saydam Kitap-I

Zamanın birinde, çok kimsenin bilmediği, az kimsenin de gelmediği bir dükkan, bu dükkanı canı gibi seven bir de sahibesi varmış.

Tenha bir sokağın bitiminde yer alırmış dükkan...Sokağın başından, dükkanın kırmızı boyayla yazılmış yazısı görünür, çocuklar yazıyı görür görmez anne babalarının ellerini daha bir iyi kavrar, koşar adım ebeveynlerini dükkana sürüklerlermiş...

Demeyi az kalsın unutuyordum, sahi ne dükkanıymış bu böyle?

Dükkanın raflarında sıra sıra dizilmiş hikaye kitapları varmış. Kitapların raflara dizilişi bir renk uyumu içersindeymiş. Cıvıl cıvıl renklerden başlayıp giderek matlaşır, en sonunda da saydam raf ile hikayeler noktalanırmış. Herkes saydam renge ulaşmak ister, bu yüzden bir gelen bir daha gelir, gelir gelmez de sahibenin soba kenarına koyduğu küçük iskemlelerde yerini alırmış. O okudukça manzara dağılır, sokaktan gelen sesler duyulmaz olur, küçük bir kapı hayal dünyalarını aralayıverir, kimse de bunun böyle olduğunun farkına varmazmış....

Çocuk dedik ya...Hep küçük yaştakiler gelmezmiş o dükkana...Bazen sahibenin yaşıtları gelir, bir kahve eşliğinde hikayelerin görkemli dünyasında kendilerine yer bulurlarmış. Bazen bir yaşlı çift gelir, okunan hikayelerle kendi hikayeleri arasındaki benzerlikleri, ayrılıkları görüp gülümser, hikaye bitince kendi hikayelerini anlatmak için izin isterlermiş...

Yaşlısı, genci, çocuğu... Kim olursa olsun, içeri sadece benliklerini getirebilirlermiş. Tüm dertleri, tasaları, mutsuzlukları kapı dışında kalır, içeriye som bir mutluluk doluşur, hüzünler yalnızca hikayelerden içeriye sızabilirmiş...

Sahibenin her şeyiymiş bu dükkan. Bazen haftalarca dışarı çıkmaz, bazen akşama doğru gider, sabahın erken saatlerinde anahtar sesi işitilirmiş...Kimse bilmezmiş nerde yaşadığını, kimse sormazmış... Herkes bilirmiş onun kendi küçücük dünyasında mutlu olduğunu...Yetinirlermiş bir selamıyla, bir gülümsemesiyle...Ara sıra dinlemeye gittikleri hikayeleriyle...Yalnız hem sokağın sakinleri, hem dükkana gelip gidenler anlayamazmış o saydam raftaki tek kitabın neden hiç açılmadığını...

Yıllardır dükkana gelip gidenler bile hiç dinlemeyemişler o hikayeyi... Ne zaman raflar bitse sona bir saydam raftaki saydam hikaye kalsa; sahibe, çekmecesinden bir hikaye daha çıkarır, onu okumaya başlarmış. Birkaç gün sonra da hikayeler başa döner, saydam kitap öylece yerinde durur, gelenler gelmeye devam eder, o kitabın bir gün açılacağını ümit ederlermiş...

4 yorum:

Sersang dedi ki...

Şimdi saydam raftaki kitabı merak edenler gibi bir merak da beni sardı, sahi böyle mi bitiyor bu hikaye? :)

a.nur... dedi ki...

Bir sonraki yazıyla bitecek:) Çok uzun olunca kestim. Maksat heyecanlandırsın değildi yani...Neyse bahsetmeyeyim, bir sonrakinde neden böyle bir hikaye anlattığımı anlayacaksın:))

bevren.com dedi ki...

Senin yazdığın, daha doğrusu yazmaya başladığın bir hikaye galiba.

Yıllar önce, üniversite yıllarımda, ben de ufak hikayeler yazardım. Herkes okur ve çok beğenirdi. En sonunda en uzun hikayemi yazdım. Yaklaşık 200 A4 sayfası. El yazısıyla yazmıştım tabii ki, yani bilgisayarda yazsam heralde 60-70 sayfa anca tutar. Neyse, o hikayemi yalnızca 1 kişi okudu ve hayran kaldı. Sonra da yaktım hepsini :) Neden bilmiyorum gençlik işte. Niye anlattım bunu. Yazmış olduğun hikayeyi tarz olarak kendi yazılarıma benzettim ve tecrübelerime dayanarak yorum yapmak isterim izin verirsen.

Hikayen merak ettirici bir şekilde başlamış. Muhtemelen de biraz duygusal ama kesinlikle düşündürücü bir şekilde de bitecek. Benim eleştiri yapmak istediğim kısım, olaylar çok hızlı ilerliyor. Sayfalara yayabileceğin betimlemeleri birkaç cümle ile geçmişsin. Olayların kafamda canlanmasına fırsat vermeden başka olaylara geçiyor. Olayları biraz daha uzatır ve daha somut olaylar üzerinden anlatırsan daha etkileyici olacağını düşünüyorum.

Neyse, daha uzatabilirim ama haddim olmadığını düşünüyorum. Sonuçta yazar sensin ve ben de profesyonel bir yazar, hatta profesyonel bir okur bile sayılmam.

Umarım yorumlarımla sizi rahatsız etmemişimdir. Sonunu merakla bekliyorum :)

Başarılar...

Mikail Çağlar dedi ki...

A.Nur,bence hikayelerini yada eserlerini blogda paylaşmak yerine kitaplaştırmalı veya hikaye yarışmalarına katılmalısın...